<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/">
    <channel>
        <title>Şehri Söz/ Türkiye haberleri - Yaşam</title>
        <description>Ege Gazeteleri, Erzurum Gazeteleri, son dakika, yerel haber</description>
        <link>https://www.sehrisoz.com</link>
        <language>tr</language>
        <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:42:01 +0300</pubDate>
                                <item>
                <title>Av. Ebubekir Elmalı Verdiği Sözü Tuttu: Özel Gereksinimli Çocuklara Tatil Desteği</title>
                                    <description>Demokrat Parti Genel Başkan Danışmanı Av. Ebubekir Elmalı, daha önce söz verdiği tatil organizasyonunu hayata geçirerek Erzurumlu özel gereksinimli çocukların Bafra’da unutulmaz bir tatil geçirmesine destek oluyor.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Demokrat Parti Genel Başkan Danışmanı, Erzurum’un tanınan hukukçularından Av. Ebubekir Elmalı, sosyal sorumluluk alanındaki çalışmalarıyla bir kez daha örnek oldu. Daha önce özel gereksinimli çocuklar için tatil organizasyonu sözü veren Elmalı, bu vaadini yerine getirerek 23 Temmuz’da gerçekleştirilecek Bafra gezisinin sponsorluğunu üstlendi.</p>

<p> </p>

<p>Toplumsal dayanışmaya verdiği önemle bilinen Elmalı, özel gereksinimli bireylerin sosyal hayata daha aktif katılabilmesi için yürütülen çalışmalara destek vermeye devam ediyor. Erzurum’dan Bafra’ya düzenlenecek tatil organizasyonu sayesinde özel çocuklar hem keyifli vakit geçirecek hem de unutulmaz anılar biriktirecek.</p>

<p> </p>

<p>Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Av. Ebubekir Elmalı, verilen sözlerin tutulmasının önemine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:</p>

<p> </p>

<p>“Bir süre önce özel çocuklarımız için emek veren dernek yöneticilerimizle bir araya gelmiş ve onlara güzel bir tatil sözü vermiştik. Bugün o sözü yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Onların yüzündeki tebessüm her şeyden kıymetlidir. Hayat paylaştıkça güzel. Söz verdiğimiz gibi…”</p>

<p> </p>

<p>Elmalı’nın bu anlamlı desteği, özel gereksinimli çocukların aileleri ve organizasyonda görev alan dernek yöneticileri tarafından da memnuniyetle karşılandı. Sosyal sorumluluk projelerine verdiği destekle dikkat çeken Elmalı’nın, toplumun farklı kesimlerine yönelik çalışmalarını sürdüreceği belirtildi.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/07/post12506_6a4fb217df0ef.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/av-ebubekir-elmali-verdigi-sozu-tuttu-ozel-gereksinimli-cocuklara-tatil-destegi/12506</link>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 17:35:36 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyaca Ünlü Kuaför Harun Cici Memleketi Tortum’da: “Ortak Akıl İçin Buluşuyoruz“</title>
                                    <description>İzmir’de kuaförlük mesleğinde elde ettiği uluslararası başarıların yanı sıra çevre, sanat ve sosyal sorumluluk çalışmalarıyla tanınan Harun Cici, memleketi Erzurum’un Tortum ilçesine bağlı Alapınar Mahallesi’nde bu yıl da dostları ve bölgenin kanaat önderleriyle bir araya gelerek yeni projeler üzerine fikir alışverişinde bulundu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Erzurum’un Tortum ilçesine bağlı Alapınar Mahallesi’nde doğan ve İzmir’de dünya çapında tanınan bir kuaför olarak adını duyuran Harun Cici, sadece mesleki başarılarıyla değil, sanatçı kimliği, çevreci yaklaşımı ve toplumsal duyarlılığıyla da örnek olmaya devam ediyor.</p>

<p> </p>

<p>Saçı sanatın bir malzemesine dönüştüren Cici, hazırladığı özgün saç heykelleriyle doğayı, barışı, özgürlüğü ve Anadolu kültürünü anlatırken, yıllardır sürdürdüğü sıfır atık ve geri dönüşüm çalışmalarıyla da dikkat çekiyor. Atık malzemelerden oluşturduğu yaşam alanı ve geri dönüşüm odaklı yaşam tarzıyla çevre bilincinin yaygınlaşmasına katkı sunan Cici, aynı zamanda köye dönüş projeleriyle memleketine olan bağlılığını sürdürüyor.</p>

<p> </p>

<p>Her yıl memleketi Alapınar’a gelen Harun Cici, köyünde düzenlediği söyleşiler ve buluşmalarla şehrin yetiştirdiği akademisyenleri, sanatçıları, iş insanlarını ve kanaat önderlerini bir araya getiriyor. Bu toplantılarda Erzurum’un geleceğine yönelik fikirler geliştirilirken, ortak akıl anlayışıyla sosyal ve kültürel projeler üzerinde değerlendirmeler yapılıyor.</p>

<p> </p>

<p>Bu kapsamda Harun Cici, Uzundere Belediye Başkanı Halis Özsoy ve dostlarıyla bir araya gelerek bölgenin gelişimine katkı sağlayacak projeleri değerlendirdi. Cici, memleketine hizmet etmenin kendisi için büyük bir sorumluluk olduğunu ifade ederek, Anadolu’nun değerlerini yaşatacak çalışmalara destek vermeyi sürdüreceğini dile getirdi.</p>

<p> </p>

<p>Hayat hikâyesini anlatan Harun Cici, 1962 yılında Alapınar’da dünyaya geldiğini belirterek, ilkokulu köyünde tamamladıktan sonra ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle İzmir’e göç ettiğini söyledi. İnşaat işçiliği yapan bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlarda kuaför çıraklığına başladığını ifade eden Cici, aynı dönemde eğitimini de sürdürdüğünü belirtti.</p>

<p> </p>

<p>Henüz 16 yaşındayken kendi kuaför salonunu açtığını anlatan Cici, “Ben Anadolu gerçeği olarak yetiştim. Çalışmak zorundaydım. Bu zorunluluk içimdeki yeteneği ortaya çıkardı. Mesleğim sayesinde hayatımı kurdum, aile sahibi oldum ve çocuklarımı yetiştirdim. Ancak hiçbir zaman okumaktan, kendimi geliştirmekten vazgeçmedim. Bugün alaylı olarak öğrendiğim meslekte mekteplilerin yetişmesi için emek veriyorum.” ifadelerini kullandı.</p>

<p> </p>

<p>Mesleğinde yüzlerce kuaför yetiştiren Harun Cici, kaleme aldığı özgün yazılar ve sosyal sorumluluk projeleriyle de tanınıyor. İnsan sevgisini merkeze alan yaşam anlayışı, mizahı, entelektüel birikimi ve üretken kişiliğiyle bulunduğu her ortamda dikkat çeken Cici, Erzurum’a değer katacak fikirlerin ortak akılla hayata geçirilebileceğine inandığını vurguladı.</p>

<p> </p>

<p>Mesleğinin zirvesine ulaşmasına rağmen doğduğu topraklarla bağını hiç koparmayan Harun Cici, her yıl gerçekleştirdiği köy buluşmalarıyla hemşehrileriyle birlikte Erzurum’un geleceği için düşünmeye ve üretmeye devam ediyor.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/07/dunyaca-unlu-kuafor-harun-cici-memleketi-tortumda-ortak-akil-icin-bulusuyoruz_6a4d1f775f43f_h.jpg</image>
                                <category>Yerel,Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/dunyaca-unlu-kuafor-harun-cici-memleketi-tortumda-ortak-akil-icin-bulusuyoruz/12495</link>
                <pubDate>Tue, 07 Jul 2026 18:44:44 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Ömer Yaşar Özgödek: “Erzurum’un Geleceği Ortak Akıl ve Cesur Kararlarda Gizli“</title>
                                    <description>Binlerce yıllık tarihi, kültürel mirası ve stratejik konumuyla Türkiye’nin en önemli şehirlerinden biri olan Erzurum, neden yıllardır “Sahipsiz Erzurum” söylemiyle anılıyor? Araştırmacı-Yazar Ömer Yaşar Özgödek, Şehri Söz’e verdiği özel röportajda şehrin sorunlarını tarihsel, sosyolojik ve ekonomik yönleriyle değerlendirirken; sahipsizlik algısının nedenlerini, çözüm yollarını ve Erzurum’un geleceğine dair dikkat çeken önerilerini paylaştı.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Röportaj- Sercan Çetin</p>

<p>Binlerce yıllık tarihi, medeniyetlere ev sahipliği yapan kültürel mirası, doğal güzellikleri ve turizm potansiyeliyle Erzurum, Türkiye’nin en özel şehirlerinden biri. Buna rağmen son yıllarda kamuoyunda en çok dile getirilen ifadelerden biri de “Sahipsiz Erzurum” söylemi.</p>

<p>Peki, gerçekten sahipsiz bir şehirden mi söz ediyoruz? Yoksa mesele, şehrin sahip olduğu değerlerin yeterince korunamaması ve ortak akılla yönetilememesi mi?</p>

<p>Bu soruları, Erzurum üzerine kaleme aldığı yazılarla dikkat çeken; eleştirilerinin yanında çözüm önerileriyle de öne çıkan Araştırmacı-Yazar Ömer Yaşar Özgödek ile konuştuk. Özgödek, aynı zamanda Erzurum Sevdası Dergisi Genel YayınDanışmanı ve Erzurum Turizm Tanıtım ve Kalkınma ve Dadaş Ocakları Derneklerinin Başkan Yardımcısı olarak şehrin geleceğine dair önemli değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p><strong>Son yıllarda sıkça dile getirilen “Sahipsiz Erzurum”söylemine katılıyor musunuz? Bu algıyı nasıl tanımlarsınız?</strong></p>

<p>Bu önemli konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim. Bir şehirde halk ortak bir söylem geliştirmişse ve bu yıllarca sürüyorsa, orada yadsınamaz bir sorun var demektir. “Sahipsiz şehir” serzenişi salt duygusal bir sitem değil; arkasında ekonomik, mekânsal ve toplumsal psikolojinin yattığı yapısal bir kriz vardır.</p>

<p>Kent sosyolojisi literatüründe bu olgu, tek bir “sahipsizlik” kelimesinin ötesinde üç farklı kırılmaya tekabül eder: terk edilmiş şehir, geciktirilmiş şehir ve ihmal edilmiş şehir. Terk edilmiş şehirde devlet ve sermaye alandan radikal biçimde çekilir, nüfus hızla erir ve mekanlar metruklaşır. Geciktirilmiş şehirde nüfus ve potansiyel yerindedir ancak modern altyapı ve vizyoner yatırımlar sürekli ertelenir; şehir bürokratik bir arafta bırakılır. Erzurum özelinde yıllardır bitirilemeyen hızlı tren ve Karadeniz bağlantı tünelleri bu tabloya örnektir. İhmal edilmiş şehirde ise devlet fiziken vardır ama projeler vizyonsuzluk nedeniyle kentin ruhuna ve kimliğine sağırdır; tarihî hafıza hoyrat dönüşümlerle silinir, şehir yalnızca bir memur kenti veya ham madde kaynağı olarak görülür.</p>

<p>Sözün özü; Erzurum büyük oranda ihmal edilmiş şehirkategorisine girerken, projelerin sürekli ertelenmesi boyutuyla da kısmen geciktirilmiş şehir sarmalına itilmiştir. Bu nedenle “sahipsiz şehir” algısı, halkın gündelik hayatında karşılık bulan yapısal bir kırılmanın ifadesidir.</p>

<p><strong>"Bir şehrin “sahipsiz” olarak anılmasına yol açan temel nedenler nelerdir?</strong></p>

<p>“Sahipsizlik sendromu” sıradan yerleşimlerde değil, köklü geçmişe sahip, büyük potansiyeli olan tarihî kentlerde ortaya çıkar. Bu aslında bir çeperleşme krizidir. Yani şehrin merkezî sistemden koparak periferide kalması, kenar kent haline gelmesidir. Bir şehrin “sahipsiz” olarak anılmasına yol açan nedenler, aniden ortaya çıkan durumlar değil; yıllar içinde biriken yapısal, sosyal ve yönetsel ihmallerin sonucudur. Kent bilimciler ve sosyologlara göre bu süreci besleyen altı kırılma noktası vardır.</p>

<p>İlki, yerel demokrasi krizidir. Kararlar halkın rızası olmadan tepeden inme uygulanır, sivil katılım kanalları tıkanır. İkincisi, kentsel amnezi dediğimiz hafıza kaybıdır; tarihî ve kültürel miras korunmadığında kent kimliksiz yapılara ve sokaklara teslim olur. Üçüncüsü, mekânsal ve lojistik izolasyondur; meydanların, parkların yok edilmesi ve ulaşım–altyapı bağlarının kesintiye uğramasıyla şehir yalnızlaşır. Dördüncü kırılma, beyin ve sermaye göçüdür. Şehrin yetiştirdiği vizyoner akıl ve ticari güç tutulamaz, gelişmiş veya gelişmekte olan şehirlere kaptırılır. Beşinci kırılma, ekonomik sömürgeleşmedir; üretilen ham maddeler şehir içerisindekatma değerli ürünlere dönüştürülemez, zenginliğin kaymağı başka bölgelere gider. Sonuncusu ise sosyal çözülme ve biat paradoksudur. Halk koşulsuz kanaatkârlık içinde sandığı bir denetim aracı olarak kullanamaz; bu da yöneticilerde rehavet, halkta ise sesini duyuramama krizine yol açar.</p>

<p><strong>Erzurum özelinde bu algıyı besleyen faktörleri nasıl görüyorsunuz?</strong></p>

<p>Sercan Bey, Erzurum’da yerel demokrasi kanalları neredeyse tamamen tıkanmış durumda. Kararlar halkın ve sivil toplumun rızası alınmadan, sembolik toplantılarla ve bürokratik dayatmalarla uygulanıyor. Bu yaklaşım hem demokrasi krizini derinleştiriyor hem de kentsel vizyonsuzluğu besliyor; tarihi dokunun hoyratça silinmesiyle toplumda “bu şehre değer verilmiyor” algısı yaygınlaşıyor.</p>

<p>Kentsel dönüşüm politikaları asırlık mahalleleri çöküntü alanına çevirdi, ardından gelen soylulaştırma süreçleri kentin kimliğini yok etti. Erzurum’un “kış şehri” gerçeği unutuldu; yanlış peyzajlar, karla mücadeledeki aksaklıklar ve yüksek ısınma maliyetleri yaşamı çekilmez hale getirdi. Bitmeyen tünel ve hızlı tren projeleri şehri kronik bir geciktirilmiş şehir sarmalına soktu.</p>

<p>Eğitimli nüfusun göçüyle şehir “amatörlerin elinde kalmış” bir görüntü veriyor. Hayvancılık potansiyeli katma değere dönüştürülemedi; Erzurum ucuz hammadde kaynağına indirgenerek ekonomik ve politik açıdan açıkça sömürüye uğradı.</p>

<p>Siyasi açıdan ise koşulsuz destek Erzurum’u merkez nezdinde “çantada keklik” seçmen deposuna çevirdi. Halk bu gücü pazarlık unsuru olarak kullanamadı; sandık hesap sorma mekanizması olmaktan çıktı. Sonuçta yerel kadrolarda kibir ve duyarsızlık kökleşti, toplumda derin bir sahipsizlik hissi doğdu.</p>

<p>Anlayacağınız; Erzurum’un sorunu sadece altyapı değil, aynı zamanda demokrasi, ekonomi ve siyaset alanında kökleşmiş bir sahipsizlik algısıdır.</p>

<p><strong>“Sahipsiz şehir” algısının kronikleşmemesi için hangi köklü adımlar atılmalı? </strong></p>

<p>Açık konuşmak gerekirse, bu algı artık kronikleşmiş durumda. O yüzden mesele “kronikleşmesin diye ne yapmalı” değil; “nasıl ortaya çıktı ve neden köklü hale geldi” sorusudur. Erzurum’da sahipsizlik bir gecede oluşmadı; Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren plansız fonlama, merkezdeki yapısal körlük ve şehrin stratejik öneminin doğurduğu ertelenmişlik sürecinin sonucudur.Osmanlı’da güçlü bir sivil irade ve ticaret burjuvazisine sahip olan Erzurum, savaşlar ve göçlerle nüfusunu kaybetti. Cumhuriyet’te ise garnizon şehri olarak konumlandırıldı. Demiryolu erken dönemde getirildi ama 1952’de NATO’ya girişle birlikte Erzurum kalkındırılacak bir merkez olmaktan çıkarıldı; Sovyet tehdidine karşı “geciktirilmiş savaş alanı” olarak görüldü. Bu askeri kodlama şehrin kaderini değiştirdi. Modern altyapı ve vizyoner projeler sürekli ertelendi. Düşünün, Erzurum sanayi elektriğine ancak 1960’larda kavuştu. Bugün hâlâ Kop ve Kırık tünelleri, hızlı tren ve raylı sistem projeleri yıllardır bitirilemiyor. İşte bu da Erzurum’un ertelenmiş şehir geleneğinin güncel örneği.</p>

<p><strong>Gelelim bu sahipsizlik sendromunun ikinci büyük sebebine: Ekonomik tercihler.</strong></p>

<p>Erzurum’un hikâyesi aslında çok net. 1930–1980 arasındaki korumacı dönemde muazzam hayvancılık potansiyeli entegresanayiye dönüştürülemedi; şehir batının ucuz et deposu olarak kaldı. 1980’lerde dışa açılınca sanayisi zayıf bırakılmış Erzurum büyük bir şok yaşadı, yerel sermaye çöktü ve şehir kamu yatırımlarına bağımlı hale geldi. Böylece girişimcilik boğuldu, ekonomi memur, emekli ve öğrencinin harcamalarına sıkıştı. Sonuç ne oldu? Erzurum çevre illerden göç aldı ama kendi yetiştirdiği nitelikli insanı tutamadı. Vizyoner ve sermaye sahibi kesim batıya gitti, şehrin sivil hafızası çöktü.Ekonomideki körlük mekânları da vurdu. Tarihi doku turizme kazandırılmak yerine yok edildi. 1990’lardan itibaren yıkım ve kent pornografisi akımları ortaya çıktı; enkazlar nostalji nesnesine dönüştü.2000’li yıllarda ise kentsel dönüşüm, inşaat ekonomisine indirgenerek lüks ancak kimliksiz projelerin yaygınlaşmasına neden oldu. Bunun en acı tarafı ise Erzurumlunun aidiyet duygusunun derinden yara alması oldu.</p>

<p>Ve işin en acı tarafı, siyasi boyutudur...</p>

<p>Erzurum, tarihsel sembolizmi ve devletine bağlılığı nedeniyle merkezi hükümetlere her dönem koşulsuz siyasi destek verdi. Halk bu sadakat karşılığında ayrıcalıklı muamele bekledi; ancak bu “kentsel sadakat” zamanla dezavantaja dönüştü. Ankara bürokrasisi Erzurum’u “çantada keklik” gördü, yatırımlar ertelendi. Yerel bütçeler ve yardımlar yapısal sorunları çözmek yerine günübirlik dağıtımlarla yoksulluğu yönetmeye ve seçmen biatini sağlamaya yöneltildi. Sonuçta halk, sürekli ertelenmenin ve çantada keklik görülmenin farkına vardı. Bugün konuşulan derin sahipsizlik hissi, kentin içine kapanarak kırgın bir sessizliğe gömülmesinin ifadesidir.</p>

<p><strong>Sizce bir şehri sahipsizlikten kurtaran unsurlar nelerdir? Fiziki yatırımlar mı, yoksa kültür, sanat, özgür düşünce ve sosyal yaşam mı?</strong></p>

<p>Açık konuşayım; cevap elbette hepsi ama en tepeye özgür düşünceyi koymak zorundayız. Bir şehrin sorunu ne olursa olsun, çözüme giden yol o sorunun rahatça dillendirilmesinden, tartışılmasından ve fikir üretilmesinden geçer. Bu da ancak özgür bir ortamda olur. </p>

<p>Dünyada bu sahipsizlik hissini, bu kentsel çöküşü en radikal şekilde yaşamış şehirler var: Amerika’da Detroit, İngiltere’de Sheffield, Fransa’da Marsilya, İtalya’da Napoli... Peki, bu adamlar nasıl ayağa kalkmış biliyor musun? Öyle mucize falan beklememişler; oturup derslerine çalışmışlar. Şehirler sahipsizlikten çıkarken mucize beklemediler; önce lojistik ve ulaşım krizlerini çözdüler. Ağır sanayi yerine çağı yakalayıp yazılım ve tasarıma yöneldiler. İçlerinde biriken öfke ve dışlanmışlığı sanata dönüştürdüler; sinema, müzik ve sporla güçlü bir kentsel gurur ve sivil direniş ruhu kurdular.Şehirlerini bir yıkım veya kent pornografisi malzemesi yapmadılar; aksine tasarım ve eğitim merkezlerine çevirdiler. Okulların kalitesini artırıp kentsel bilinci ders kitaplarına koydular. Devletten beklemek yerine yerel sivil organizasyonlarla harekete geçtiler; metro ve otobüs duraklarını sanat galerisi gibi tasarladılar. En önemlisi, geçmişin şaşalı özlemini bırakıp planlı küçülmeyi kabul ettiler. Mevcut nüfusa göre kompakt ve ekolojik şehirler kurdular, sokakları suç örgütlerine bırakmadılar.</p>

<p>Tabi ki bizim idari ve toplumsal yapımız farklı. O yüzden bu reçeteyi Erzurum’un kendi genetiğine, kendi kabiliyetlerine göre uyarlamamız lazım. Dönüp kendimize baktığımızda yapacaklarımız çok net:</p>

<p>Her dönem farklı bir STK başkanının liderlik edeceği bağımsız bir Lojistik ve Ulaşım Platformu kuracağız. Bu platform sorunları sürekli gündemde tutacak, Ankara’ya karşı güçlü bir lobicilik yapacak. Ticaret Odası, Esnaf Odası, üniversite ve iş dünyası el ele vererek ekonomiyi KOBİ, kooperatif ve küçük çiftçi merkezli bir yapıya oturtacağız; yazılım sektörüyle entegre edeceğiz. Erzurum artık batının ucuz hammadde deposu olmayacak.</p>

<p>Vatandaş olarak hepimiz birer sivil toplum gönüllüsü olacağız. Kent Konseyi bağımsız hale gelecek, halk karar süreçlerine katılacak. Tarihi dokumuzu koruyacağız; kültür bütçeleri gösterişli şenliklere değil, yerel sanatçılara ve samimi etkinliklere aktarılacak. Gençlerimizi sporla, mahalle turnuvalarıyla yeniden sahaya çekeceğiz. Erzurumspor kent markası olarak korunacak, kış sporları altyapısı güçlendirilecek.</p>

<p>Ve en önemlisi: Gerçekçi olacağız. Metropol hayallerini bırakıp planlı küçülmeyi, kompakt ve ekolojik bir şehir olmayı öğreneceğiz. Merkezi hükümetten de artık hayali vaatler değil, nokta atışı yatırımlar bekleyeceğiz.</p>

<p>Son olarak sokaklarımıza sahip çıkacağız. Suç örgütlerine, çetelere geçit vermeyeceğiz; ihbarla, şikayetle alanlarını daraltacağız. Emniyetin metruk alanları yıkması iyi bir adım ama yetmez; organize suç yapılarının üzerine çok daha sert gidilmeli.</p>

<p>Anlayacağınız; Erzurum’u özgür düşünce, sivil irade ve planlı direniş kurtaracak. Yol belli, yeter ki o iradeyi ortaya koyalım.</p>

<p><strong>Bir şehrin sahipsizlikten çıkıp güçlü bir kimlik kazanması için hangi zihniyet değişimi gerekiyor?</strong></p>

<p>Erzurum’un geleceği hassas bir dengede duruyor. Bu denge ne körü körüne büyümek ne de tamamen küçülmekten ibaret; mesele kontrollü ve nitelikli bir odaklanmadır. Çünkü Erzurum coğrafyası ve iklimi gereği sınırsız büyümeye uygun değildir. Şehir ne kadar yayılırsa, kışın o kadar çok cadde temizlenecek, o kadar fazla altyapı götürülecek; bu da belediye bütçesini tüketir. En büyük sorun, tarihi çarşıların ve simgelerin beton kütleleriyle boğulmasıdır. Tarım arazilerini ve tarihi dokuyu imara açmak şehri çirkinleştirir. Öte yandan küçülmek de sahipsizlik sendromunu derinleştirir. Göç veren, genç nüfusunu kaybeden bir şehir Ankara’ya sesini duyuramaz. Çözüm, nüfusu zorla artırmak değil; mevcut nüfusu burada tutacak kaliteye odaklanmaktır. Şehir plancılığında buna Akıllı Akordeon denir. Erzurum’un kurtuluşu daha fazla betonla değil, elindeki potansiyeli katma değere dönüştürmekle mümkündür. Erzurum büyüklüğüyle değil; yaşam kalitesi, kültürü ve düzeniyle cazibe merkezi olduğunda o sahipsizlik sendromunu kendiliğinden yırtıp atacaktır.</p>

<p><strong>“Sahipsiz şehir” algısını değiştirmek için yerel yöneticiler, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlara hangi sorumluluklar düşüyor?</strong></p>

<p>Erzurum’un kronikleşmiş “sahipsiz şehir” psikolojisini yenmek için artık sadece Ankara’yı suçlayan o kolaycı şikâyet kültürünü bırakmamız gerekiyor. Çözüm, rollerin yeniden dağıtılmasında. Yerel yöneticiler tarihi dokuyu korumalı, halkı katılımcı bütçe ve mahalle meclisleriyle sürece dahil etmelidir. Yoksulluğu günübirlik yardımlarla yönetmek yerine kooperatifler üzerinden üretim ve istihdamı artırmalıdır. Çantada keklik imajını yıkmalıyız. Kop ve Kırık tünelleri ile hızlı tren projeleri artık seçim vaadi olarak kabul edilmemeli ve bu vaatlere göre değil gerçekleşen hizmetlere göre oy vermeliyiz.  Sivil toplum ve akademi özgür düşünceyi savunmalıdır. İş dünyası araştırma fonları kurarak, Üniversiteleri sahaya indirmelidir, tarım ve hayvancılığı teknolojiyle buluşturmalıyız. Sahipsizlik kırgınlığını sanata ve spora dönüştürerek kentsel gururu yeniden inşa etmeliyiz. Vatandaşlar olarak yıkım fotoğraflarıyla nostalji üretmeyi bırakacak, ayakta kalan değerleri sahiplenip hesap soran kimliğe geçmeliyiz. Hamasi metropol hayallerini terk edip planlı küçülme ve yaşam kalitesine odaklanmalıyız. Biz asil ve büyük tarihi bir şehir hamasetinden kendimizi kurtarmalıyız</p>

<p><strong>Erzurum’un tarihî, kültürel ve turizm potansiyeli bu algıyı kırmak için yeterince değerlendiriliyor mu? Eksik kalan noktalar nerede?</strong></p>

<p>Bak bu soru aslında can damarımız. Soruna en net ve en yalın cevabı vereyim: Hayır, kesinlikle yeterince değerlendirilmiyor. Üzerimizde adeta bir hazinenin üstünde oturan ama o hazineyi nasıl harcayacağını bilemeyen bir şaşkınlık var. Bizim en büyük hatamız, korunması gereken asıl tarihi eserin Erzurum olduğunu düşünemedik. Turizmi ve tarihi sadece "Restore ettik, etrafını betonla açtık" sığlığına sıkıştırmak oldu. Kentin ruhunu, yani o turizm potansiyelinin hammaddesini yok ettik. Bak, dünyada Marsilya, Sheffield ne yapıyor? Eski dokuyu taş mimariyi yıkmıyor; o eski binaların içini genç yazılımcılara, sanatçılara, butik kafelere açıyor. Biz ise o yıkıntıları melankolik fotoğraflarla sosyal medyada paylaşarak sızlanmaktan öteye gidemedik. Gelen turist beton blok görmeye gelmiyor ki; o sokakların yaşanmışlığını, o sivil mimarinin ruhunu hissetmeye geliyor. Biz o ruhu dikey olarak ihya edemedik. Kültürümüzü ağıt ve protokol arasında sıkıştırdık. Kültürümüzü tek düzey kültürel şenlik ve festivallerde sıkıştırdık Sivil ve özgür sanatçıların, araştırmacıların önünü açıp bu mirası ulusal veya küresel sinemaya, ödüllü belgesellere, modern edebiyata aktaramıyoruz. Aidiyeti zayıf kendini ifade edecek kimliği bulmakta zorlanan gençlere sporun gücünü aşılayamıyoruz</p>

<p><strong>Son olarak, “Sahipsiz Erzurum” söyleminin tarihe karışması için ilk adımı kim atmalı ve nasıl bir yol izlenmeli?</strong></p>

<p>Bu hikâyede suçluyu uzaklarda aramayı, Ankara koridorlarına ya da bir sonraki seçim dönemine işaret etmeyi bırakmak zorundayız. Çok net ve amansız bir gerçekle yüzleşelim: İlk adımı ne Ankara atacak ne de yukarıdan aşağıya atanmış bürokratlar. “Sahipsiz Erzurum” söyleminin tarihe karışması için ilk adımı bizzat Erzurum’un sivil toplumu, ticaret odaları, baroları, yerel medyası ve kentin özgür düşünen entelektüelleri atmalıdır. Bu bir lütuf bekleme değil, tabandan yukarıya doğru bir Sivil Hak Arama ve Haysiyet Hareketidir. Erzurum’daki en büyük yerel demokrasi tıkanıklığı, kentin sorunlarını rasyonel şekilde eleştiren sivil aktörlerin, yerel elitler tarafından "küskünlük, dışlama veya bürokratik ceza" mekanizmalarıyla susturulmasıdır. İlk adım; ticaret odalarının, baroların, akademisyenlerin ve gazetecilerin bir araya gelerek siyasi biattan bağımsız, otonom bir "Erzurum Kent Platformu" kurmasıdır. Hak arama dili kişisellikten çıkarılıp kurumsal bir kent iradesine dönüştürüldüğü an, Ankara da yerel idare de bu sesi dinlemek zorunda kalacaktır. Yeni yol haritasında sivil toplum, yerel siyasetçilerin omuzlarına dikey bir sorumluluk yüklemelidir. Siyasetçiler, parti disiplininin ötesinde, Ankara koridorlarında ortak bir "Erzurum Lobisi" kurmaya tabandan gelen sivil baskıyla zorlanmalıdır. Sivil toplum ve yerel müteşebbisler, özellikle çevre illerden göçle gelen ve kentsel aidiyeti zayıf nüfus gruplarını dikey olarak örgütlemelidir. Kadın kooperatifleri, mahalle bazlı üretim atölyeleri ve tarım birlikleri tabandan kurulmalıdır. Kendi ekmeğini kooperatifleşerek kazanan ve belediye bütçesine göbekten bağlı olmayan vatandaş, kentsel haklarını daha gür sesle talep eden rasyonel birer denetçiye dönüşecektir. Aşık Reyhani’nin"Gidirem" deyişindeki o derin sosyolojik çığlık, barlarımızdaki o vakur duruş, sivil kültür-sanat fonları ve üniversite işbirlikleriyle ulusal/uluslararası sinemaya, belgesellere ve modern edebiyata dikey olarak aktarılmalıdır. Kültürel haysiyet, ezik bir sızlanma nesnesi olmaktan çıkarılıp küresel bir kent markası haline getirilmelidir.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/07/post12462_6a44f262f33bd_h.png</image>
                                <category>Kültür-Sanat,Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/omer-yasar-ozgodek-erzurumun-gelecegi-ortak-akil-ve-cesur-kararlarda-gizli/12462</link>
                <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 12:36:17 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Başarı Kadar Gönül Bağı da Önemli: Taner Şahika’nın Örnek Duruşu</title>
                                    <description>Bursa ve Erzurum’da boya sektöründe gerçekleştirdiği yatırımlar ve üretim gücüyle adından sıkça söz ettiren Şahika Boya’nın yöneticisi Taner Şahika, anlamlı bir ziyarete ev sahipliği yaptı. AK Parti 22 ve 26. Dönem Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı, Bursa’da faaliyet gösteren Şahika Boya’yı ziyaret ederek Taner Şahika ile bir araya geldi.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Sercan Çetin- Siyaset ile üretimin buluştuğu ziyaretler, yalnızca bir nezaket görüşmesi olmanın ötesinde önemli mesajlar da taşır. AK Parti’nin 22 ve 26. Dönem Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı’nın, Bursa’da faaliyet gösteren Şahika Boya’yı ziyaret etmesi de bu yönüyle dikkat çekti.</p>

<p> </p>

<p>Bursa’da kurduğu üretim ağıyla, Erzurum’dan aldığı çalışma azmini sanayiye dönüştüren Şahika Boya’nın Yönetim Kurulu Başkanı Taner Şahika, son yıllarda boya sektöründe ortaya koyduğu büyüme performansıyla adından sıkça söz ettiriyor. Bursa’da üretim yaparken Erzurum ile bağını hiç koparmayan Şahika’nın başarısı, hem iş dünyasında hem de hemşehri camiasında takdir topluyor.</p>

<p> </p>

<p>İşte tam da bu noktada Mustafa Ilıcalı’nın gerçekleştirdiği ziyaret, “üreten, istihdam sağlayan ve memleketine değer katan iş insanlarına verilen destek” olarak yorumlandı.</p>

<p> </p>

<p>İş yerini gezen ve yürütülen çalışmalar hakkında bilgi alan Ilıcalı, ziyaret sonrası yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:</p>

<p> </p>

<p>“Değerli hemşehrimiz, iş insanı Sayın Taner Şahika kardeşimizin Bursa’da faaliyet gösteren iş yerinde misafiri olduk. Hoş sohbeti, nazik ev sahipliği ve yakın ilgisi için kendisine ve oğlu Alper’e teşekkür ediyor, başarılarının daim olmasını diliyorum.”</p>

<p>Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Taner Şahika ise, Erzurum’dan Bursa’ya gelen hemşehrilerini ağırlamaktan mutluluk duyduğunu belirterek, nerede yaşanırsa yaşansın hemşehrilik bağlarının korunmasının önemine dikkat çekti. Şahika, Bursa’da yaşayan Erzurumlular ile memleketten gelen isimler arasında gönül köprülerinin güçlenmesinin birlik ve beraberliği pekiştireceğini ifade etti.</p>

<p>Bugün şehirlerin kalkınmasında sadece kamu yatırımları değil, üretim yapan, istihdam oluşturan ve bulunduğu kente ekonomik değer kazandıran girişimciler de önemli rol üstleniyor. Şahika Boya’nın Bursa’da yakaladığı başarı, Erzurumlu iş insanlarının Türkiye’nin farklı şehirlerinde ortaya koyduğu girişimcilik ruhunun güçlü örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.</p>

<p> </p>

<p>Mustafa Ilıcalı’nın bu ziyareti de, başarı hikâyelerinin görünür kılınması ve üretime değer veren isimlerin desteklenmesi açısından anlamlı bir buluşma olarak değerlendiriliyor.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/06/basari-kadar-gonul-bagi-da-onemli-taner-sahikanin-ornek-durusu_6a40354f837e0_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam,İş Dünyası</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/basari-kadar-gonul-bagi-da-onemli-taner-sahikanin-ornek-durusu/12447</link>
                <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 23:37:20 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Yakutiye’de Muharrem Ayı Bereketi: Camilerde Aşure İkramı</title>
                                    <description>Yakutiye Belediyesi, Muharrem Ayı’nın manevi atmosferi kapsamında ilçede anlamlı bir etkinlik gerçekleştirdi. Cuma namazının ardından ilçe genelindeki camilerde vatandaşlara aşure ikramında bulunuldu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Yakutiye Belediyesi, Muharrem Ayı’nın manevi atmosferi kapsamında ilçede anlamlı bir etkinlik gerçekleştirdi. Cuma namazının ardından ilçe genelindeki camilerde vatandaşlara aşure ikramında bulunuldu.</p>

<p> </p>

<p>Belediye ekipleri tarafından organize edilen etkinlik, cami çıkışlarında vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılandı. Paylaşma, dayanışma ve birlik duygularının ön plana çıktığı Muharrem Ayı’nda, aşure ikramı vatandaşlara hem manevi bir buluşma hem de toplumsal kaynaşma ortamı sundu.</p>

<p> </p>

<p>Yakutiye Belediye Başkanı Dr. Mahmut Uçar, Muharrem Ayı’nın toplumsal birliktelik açısından taşıdığı öneme dikkat çekerek, yapılan etkinliğin bu değerleri yaşatmayı amaçladığını ifade etti. Uçar, “Muharrem Ayı vesilesiyle Yakutiye Belediyesi olarak cuma namazının ardından hemşehrilerimize aşure ikramında bulunduk. Paylaşmanın, dayanışmanın ve birlik beraberliğin simgesi olan bu mübarek ayın; ülkemize, milletimize ve tüm İslam âlemine hayırlar getirmesini Allah’tan niyaz ediyoruz.” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Etkinliğe katılan belediye personeli de vatandaşlara aşure ikramında bulundu. Katılımcılar, bu tür organizasyonların toplumsal bağları güçlendirdiğini ve manevi değerlerin yaşatılmasına katkı sunduğunu belirtti.</p>

<p> </p>

<p>Yakutiye Belediyesi ise sosyal belediyecilik anlayışı çerçevesinde, vatandaşları bir araya getiren kültürel ve manevi etkinliklere devam edileceğini bildirdi.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/06/yakutiyede-muharrem-ayi-bereketi-camilerde-asure-ikrami_6a3ebf055bbf5_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/yakutiyede-muharrem-ayi-bereketi-camilerde-asure-ikrami/12444</link>
                <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 20:59:53 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğu baba sevgisi şekillendiriyor!</title>
                                    <description>Babalığın, yalnızca ekonomik sorumluluklarla sınırlı bir rol olmadığını belirten uzmanlar, çocuğun duygusal gelişimini, güven duygusunu ve sosyal becerilerini şekillendiren önemli bir etken olduğunu söylüyor.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çocukların, babalarıyla kurdukları sağlıklı ilişkiler sayesinde özgüven kazandıklarını ve dünyayı daha güvenli algıladıklarını aktaran </strong><strong>Çocuk-Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, </strong><strong>“Çocuğunu dinleyen, onunla oyun oynayan, duygularını anlamaya çalışan ve ihtiyaç duyduğunda yanında olan bir baba, çocuğun ruhsal gelişimine çok değerli katkılar sunar. Bu nedenle babalık, yalnızca bir sorumluluk değil; çocukların geleceğine ve toplumun yarınlarına yapılan en kıymetli yatırımlardan biridir.” dedi. Babaların aile yaşamına aktif katılımının, hem çocukların hem de annelerin ruhsal iyilik halini desteklediğine dikkat çeken </strong><strong>Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, modern babalık anlayışının, otorite figürü olmanın ötesinde, çocuğun hayatına duygusal olarak eşlik eden bir rolü ifade ettiğini vurguladı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, 21 Haziran Babalar Günü dolayısıyla babaların çocuk gelişimi, aile içi denge ve bireysel psikolojik iyilik hali üzerindeki duygusal, sosyal ve gelişimsel etkileri ile modern babalık anlayışının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Çocuğun güvenli ve sağlıklı ilişki kurma gelişiminde baba, önemli bir rehber!</strong></p>

<p>Bir çocuğun hayatında babanın, sadece ihtiyaçlarını karşılayan ya da kuralları koyan kişi olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Baba; çocuğun kendisini güvende hissetmesinde, hayata güvenle bakabilmesinde ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesinde önemli bir rehberdir. Çocuklar, babalarıyla geçirdikleri zaman içinde sevildiğini, değer gördüğünü ve desteklendiğini hissederler. Bu duygular da onların özgüvenli, sorumluluk sahibi ve güçlü bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Günümüzde çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin, anne ve babalarının hayatlarına duygusal olarak katılması olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Birlikte geçirilen zamanın uzunluğundan çok, o zamanın niteliği önemlidir. Çocuğunu dinleyen, onunla oyun oynayan, duygularını anlamaya çalışan ve ihtiyaç duyduğunda yanında olan bir baba, çocuğun ruhsal gelişimine çok değerli katkılar sunar. Babaların aile içindeki sevgi dolu ve ilgili varlığı, sadece çocukları değil, tüm aileyi güçlendirir. Güçlü aileler ise daha sağlıklı ve dayanışma içinde toplumların temelini oluşturur. Bu nedenle babalık, yalnızca bir sorumluluk değil; çocukların geleceğine ve toplumun yarınlarına yapılan en kıymetli yatırımlardan biridir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Babalık, erkeğin duygusal olarak büyümesi ve olgunlaşmasıdır!</strong></p>

<p>Babalığın, bir erkeğin yaşamındaki en önemli dönüşüm süreçlerinden biri olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Bir çocuğun dünyaya gelişiyle birlikte erkekler yalnızca yeni bir role değil, aynı zamanda kendilerini yeniden keşfettikleri bir gelişim sürecine de adım atarlar. Bu süreç, sorumluluk duygusunun güçlenmesine, empati becerilerinin artmasına ve duygusal olgunlaşmaya katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Birçok babanın, çocuk sahibi olduktan sonra olaylara daha farklı bir gözle bakmaya, daha sabırlı olmaya ve kendi duygularıyla daha fazla temas kurmaya başladığını ifade ettiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, şunları söyledi:</p>

<p>“Özellikle çocuğuyla yakın ilişki kuran babalarda, şefkat, koruyuculuk ve fedakârlık gibi duyguların daha belirgin hale geldiğini görüyoruz. Bu durum, erkeklerin duygusal dünyalarını zenginleştirirken, ruhsal iyilik hallerini de olumlu yönde etkileyebiliyor. Öte yandan babalık, zaman zaman kaygı, yetersizlik hissi veya yoğun sorumluluk duygusu gibi zorlukları da beraberinde getirebilir. Ancak bu zorluklar, uygun destek ve sağlıklı aile ilişkileriyle birlikte ele alındığında, kişisel gelişim için önemli fırsatlara dönüşebilir. Kısacası babalık, yalnızca bir çocuğun büyümesine eşlik etmek değil, aynı zamanda bir erkeğin de duygusal olarak büyümesi, olgunlaşması ve yaşamına yeni anlamlar katmasıdır.”</p>

<p><strong>Babalığı; otorite kuran değil, çocukla duygusal bağ kuran bir ilişki olarak değerlendirmek gerekiyor!</strong></p>

<p>“Babalıkla ilgili en yaygın yanlış algılardan biri, babanın temel görevinin yalnızca ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak olduğu düşüncesidir.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Oysa günümüzde biliyoruz ki çocukların sağlıklı gelişimi için babaların duygusal olarak da ulaşılabilir, ilgili ve aktif olmaları büyük önem taşır. Çocuklar sadece bakım ve güvenceye değil; birlikte geçirilen zamana, ilgiye, oyuna ve duygusal paylaşıma da ihtiyaç duyarlar.” dedi.</p>

<p>Bir diğer yanlış algının ise çocuk bakımının ve yetiştirilmesinin ağırlıklı olarak annenin sorumluluğuymuş gibi düşünülmesi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Çocuk gelişimi, anne ve babanın birbirini tamamlayan katkılarıyla desteklenir. Toplumda zaman zaman karşılaştığımız bir başka yanlış inanış ise ‘erkekler duygularını belli etmez’ anlayışıdır. Çocuklar için sevgisini ifade eden, duygularını sağlıklı şekilde paylaşabilen ve gerektiğinde hassasiyet gösterebilen babalar çok değerli bir rol modeldir. Çocuklar, duyguların konuşulabildiği ve kabul gördüğü aile ortamlarında daha sağlıklı gelişirler. Bugün babalığı; otorite kuran, uzaktan izleyen bir rol olarak değil, çocuğunun yaşamına sevgiyle eşlik eden, onun gelişiminde aktif sorumluluk alan ve duygusal bağ kuran bir ilişki olarak değerlendirmek gerekiyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İlgili bir baba, aile içindeki güveni, dayanışmayı ve huzuru artırır!</strong></p>

<p>Babaların aile yaşamına aktif ve destekleyici şekilde katılmasının, ailedeki tüm bireylerin ruhsal ve duygusal iyilik halini olumlu yönde etkileyeceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Kendini yalnız hissetmeyen, sorumlulukları paylaşabildiğini gören bir anne daha az tükenmişlik yaşarken, çocuklar da her iki ebeveynden sevgi, ilgi ve destek gördüklerinde kendilerini daha güvende hissederler.” dedi.</p>

<p>Babanın aile içindeki olumlu varlığının aynı zamanda aile ilişkilerinin kalitesini de artıracağını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Eşler arasında iş birliği ve dayanışmanın güçlenmesi, ev içindeki stresin azalmasına ve daha huzurlu bir aile ortamının oluşmasına yardımcı olur. Çocuklar da bu ortamda sevgi, saygı ve sağlıklı iletişim becerilerini model alarak öğrenirler. Babaların aile yaşamındaki etkin varlığı, hem bireysel hem de aile bütünlüğü açısından önemli bir koruyucu güç olarak değerlendirilebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Takdir edilen babalar, çocuklarıyla daha güçlü bağlar kurabilir!</strong></p>

<p>Babaların emeklerinin ve fedakârlıklarının görünür kılınmasının, hem bireysel hem de aile sistemi açısından önemli bir psikolojik değere sahip olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çoğu baba, sorumluluklarını sessizce yerine getirmeyi tercih eder ve duygusal ihtiyaçlarını ifade etme konusunda daha geri planda kalabilir. Bu nedenle emeklerinin fark edilmesi ve takdir edilmesi, onların kendilerini değerli ve görülmüş hissetmelerine katkı sağlar. Bir babanın çabasının fark edilmesi; onun ebeveynlik motivasyonunu artırabilir, çocuklarıyla olan ilişkisinde daha sıcak ve katılımcı bir tutum geliştirmesine destek olabilir. </p>

<p>Çocuklar açısından bakıldığında ise, babalarının emeklerini fark etmek ve takdir etmek; empati gelişimi, minnettarlık duygusu ve aile bağlarının güçlenmesi açısından değerlidir. Çocuk, ebeveyninin yalnızca ‘otorite figürü’ değil, aynı zamanda emek veren, çabalayan ve duygusal olarak da emek harcayan bir birey olduğunu gördüğünde, ilişkiler daha dengeli ve gerçekçi bir zemine oturur.”</p>

<p> </p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/06/cocugu-baba-sevgisi-sekillendiriyor_6a3816f8e5f0e.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/cocugu-baba-sevgisi-sekillendiriyor/12411</link>
                <pubDate>Sun, 21 Jun 2026 19:52:25 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Toprak Üreteni Bekler, Üretimi Desteklemek Geleceğe Yatırım Yapmaktır</title>
                                    <description>Altın sarısı başakların arasında dolaşırken bir kez daha gördüm ki; bir ülkenin gerçek zenginliği fabrikalarında, tarlalarında, seralarında ve üreten insanlarının emeğinde saklıdır. Üretim olmazsa ürün olmaz, emek olmazsa bereket olmaz..</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Sercan Çetin-Bazen bir buğday tarlasının ortasında durduğunuzda, bazen de teknolojinin kullanıldığı modern bir serayı ziyaret ettiğinizde aynı gerçeği görürsünüz: Güçlü toplumlar, tüketerek değil üreterek ayakta kalır.</p>

<p> </p>

<p>Geçtiğimiz günlerde Ankara bölgesinde altın sarısı başakların arasında üreticilerle bir araya geldim. Toprağa düşen her tohumun, alın teriyle büyüyen her ürünün arkasında büyük bir emek olduğunu bir kez daha hissettim. Ben de yıllardır farklı bir alanda üretim yapan biriyim. Toprağı değil; kalemi, kamerayı ve fikirleri işliyorum. İçerik üretmek de tarım gibi sabır, emek ve süreklilik ister. Çünkü üretimin her çeşidi geleceğe bırakılan bir mirastır.</p>

<p> </p>

<p>Bugün Erzurum’da üretime dair iki farklı ama birbirini tamamlayan tablo görüyoruz.</p>

<p> </p>

<p>Birincisi, Aziziye’de ortaya konulan vizyon. Belediye Başkanı Emrullah Akpunar’ın öncülüğünde hayata geçirilen jeotermal enerjiyle ısıtılan modern topraksız tarım seraları, yerel yönetimlerin üretime nasıl yön verebileceğinin somut örneğidir. Erzurum’un yıllardır sadece turizm ve termal sağlık açısından konuşulan jeotermal kaynaklarının bugün tarımsal üretime kazandırılması, geleceğe yapılan stratejik bir yatırımdır.</p>

<p> </p>

<p>Kışın sert geçtiği bir coğrafyada dört mevsim üretim yapabilmek, enerjiyi doğru kullanmak ve modern tarım tekniklerini uygulamak sadece belediyecilik başarısı değildir; aynı zamanda kalkınma vizyonudur. Bu tür projeler, gençlere “Tarımın geleceği var.” mesajı verirken, üretimin teknolojiyle birleştiğinde nasıl katma değer oluşturabileceğini de gösteriyor.</p>

<p> </p>

<p>Ancak madalyonun diğer yüzünde hepimizi derinden üzen bir tablo var.</p>

<p> </p>

<p>Tortum ve özellikle Pasinler’de etkili olan dolu yağışı, binlerce dönüm tarım arazisini ve meraları büyük ölçüde zarar gördü. Bir yıl boyunca umutla ekilen arpa, buğday, mısır ve ayçiçeği tarlaları birkaç dakika içerisinde ağır hasar aldı. Bu sadece çiftçinin mahsulünü kaybetmesi değildir; Erzurum’un üretim gücünün yara almasıdır.</p>

<p> </p>

<p>Bu noktada Büyük Birlik Partisi Erzurum İl Başkanı Ahmet Eşref Yılmaz’ın yaptığı çağrılar dikkatle değerlendirilmelidir. Hasar tespit çalışmalarının hızlandırılması, destek mekanizmalarının genişletilmesi, ÇKS dışında kalan üreticilerin de mağdur edilmemesi, kredi borçlarının ertelenmesi, TARSİM’in yaygınlaştırılması ve Erzurum’a özel kalıcı bir tarımsal afet destek sisteminin kurulması artık ertelenemeyecek ihtiyaçlardır.</p>

<p> </p>

<p>Çünkü tarım sadece ekonomik bir faaliyet değildir. Tarım; gıda güvenliğidir, istihdamdır, kırsalda yaşamın devamıdır ve milli bağımsızlığın temel taşlarından biridir.</p>

<p> </p>

<p>Bugün üreticiyi yalnız bırakırsak yarın sofralarımızı da yalnız bırakmış oluruz.</p>

<p> </p>

<p>Üreten insanın siyaseti olmaz; emeği olur. Toprağa alın teri döken çiftçi de, fabrikada çalışan işçi de, yeni fikirler geliştiren girişimci de, içerik üreten gazeteci de aynı zincirin halkalarıdır. Üretimin her alanı birbirini besler, birbirini büyütür.</p>

<p> </p>

<p>Artık daha fazla konuşmaktan çok üretmeyi konuşmalıyız.</p>

<p> </p>

<p>Jeotermal seralar çoğalmalı, akıllı tarım yatırımları desteklenmeli, gençler üretime teşvik edilmeli ve doğal afetlere karşı çiftçiyi koruyan güçlü politikalar uygulanmalıdır. Çünkü geleceğin güçlü Türkiye’si, tüketen değil üreten Türkiye olacaktır.</p>

<p> </p>

<p>Toprağı avuçlayan ellerin altın tuttuğu bir ülke hayal değil. Yeter ki o ellere sahip çıkalım.</p>

<p>Çünkü üretici ayakta kalırsa Erzurum ayakta kalır.</p>

<p>Erzurum ayakta kalırsa Türkiye kazanır.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/06/toprak-ureteni-bekler-devlet-ureticiyi-korumali_6a30ee0fde6b2_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/toprak-ureteni-bekler-devlet-ureticiyi-korumali/12378</link>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 04:31:21 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>LGS ve YKS Öncesi Uzmanlardan Kritik Uyarılar</title>
                                    <description>LGS ve YKS sınavlarına sayılı günler kala uzmanlar, akademik hazırlığın yanı sıra psikolojik dayanıklılık ve doğru beslenmenin de başarı üzerinde belirleyici rol oynadığına dikkat çekiyor; &quot;sakinlik ve düzen kazandırır&quot; diyorlar.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavı 13 Haziran’da, Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) ise 20-21 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilecek. Milyonlarca öğrenci, uzun süredir sürdürdükleri hazırlık sürecinin ardından geleceklerini şekillendirecek bu önemli sınavlarda ter dökecek. Sınavlara sayılı günler kala uzmanlar, akademik hazırlığın yanı sıra psikolojik dayanıklılık ve doğru beslenmenin de başarı üzerinde belirleyici rol oynadığına dikkat çekiyor.</p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Pınar Aylin Kaya, sınav kaygısının yönetilebilir bir duygu olduğunu vurgularken; Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Doç. Dr. Binnur Okan Bakır ise sınav öncesi ve sınav günü beslenme düzenine ilişkin önemli önerilerde bulundu.</p>

<p> </p>

<p><strong>“Kaygıyı Yok Etmeye Değil, Yönetmeye Odaklanın”</strong></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Pınar Aylin Kaya, kaygının beynin doğal bir alarm sistemi olduğunu belirterek önemli sınavlar öncesinde hissedilen gerginlik, uyku sorunları, konsantrasyon güçlüğü ve fiziksel belirtilerin son derece normal olduğunu ifade etti.</p>

<p>Sınav kaygısının bilişsel ve bedensel olmak üzere iki boyutta ortaya çıktığını belirten Kaya, “'Ya başaramazsam?', 'Herkes benden daha iyi çalıştı' gibi düşünceler bilişsel boyutu oluştururken; çarpıntı, terleme ve ağız kuruluğu gibi belirtiler bedensel boyutu oluşturur. Ancak unutulmamalıdır ki belirli düzeyde kaygı performansı düşürmez, aksine artırır. Önemli olan kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değil, yönetilebilir seviyede tutabilmektir” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Son Günlerde Rutini Koruyun</strong></p>

<p>Sınava kısa süre kala öğrencilerin yeni konular öğrenmeye çalışmak yerine mevcut bilgilerini pekiştirmeye odaklanmalarının daha faydalı olacağını belirten Kaya, günlük yaşam düzeninin korunmasının önemine dikkat çekti.</p>

<p>“Belirsizlik kaygıyı artırır, düzen ise zihni sakinleştirir” diyen Kaya, öğrencilerin günlerini planlamalarını, çalışma ve dinlenme saatlerini belirlemelerini önerdi. Uzun saatler boyunca aralıksız çalışmak yerine belirli sürelerle yoğunlaşılmış çalışma seanslarının tercih edilmesinin daha verimli olduğunu ifade eden Kaya, yeterli uykunun da sınav başarısında kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.</p>

<p> </p>

<p><strong>“Sınav Hayatımın Tek Belirleyicisi Değil”</strong></p>

<p>Kaygının yükseldiği anlarda nefes tekniklerinin etkili bir araç olduğunu belirten Kaya, diyafram nefesi uygulamalarının bedenin gevşeme sistemini harekete geçirdiğini söyledi. Özellikle sınav salonuna girerken birkaç derin nefes almanın kaygı düzeyini düşürmeye yardımcı olabileceğini ifade etti.</p>

<p>Olumsuz düşüncelerin sorgulanmasının da önemli olduğunu belirten Kaya, “'Bu sınavı geçemezsem hayatım biter' düşüncesi yerine 'Bu sınav önemli ama hayatımın tek belirleyicisi değil' şeklinde düşünmek öğrencinin üzerindeki baskıyı azaltabilir. Her düşünce gerçek değildir; onları sorgulamak mümkündür” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><strong>“Kitapçığı Hızlıca Gözden Geçirmek Zaman Yönetimi Sağlar”</strong></p>

<p>Sınav sırasında öğrencilerin ilk birkaç dakikayı sakinleşmek için kullanabileceğini belirten Kaya, soru kitapçığını hızlıca gözden geçirmenin zaman yönetimi açısından fayda sağlayacağını söyledi.</p>

<p>Sınav esnasında yaşanan “bildiklerimi unuttum” hissinin yaygın bir durum olduğuna dikkat çeken Kaya, öğrencilerin takıldıkları soruları geçerek diğer sorulara yönelmelerinin daha doğru bir strateji olduğunu ifade etti.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ebeveynlere: Sonuç Değil Süreç Odaklı Olun</strong></p>

<p>Sınav sürecinde ailelerin tutumlarının öğrenciler üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten Kaya, ebeveynlerin başarı baskısı oluşturmak yerine çocuğun gösterdiği çabayı takdir etmelerinin önemine dikkat çekti.</p>

<p>“Bu sınavı kazanmalısın” yerine “Elinden geleni yaptın, bu yeterli” yaklaşımının öğrencinin güven duygusunu güçlendirdiğini belirten Kaya, evde sınav konusunun sürekli gündemde tutulmasının da kaygıyı artırabileceğini söyledi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Sınavdan Önce Bilinmeyen Yiyeceklerden Uzak Durun</strong></p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Doç. Dr. Binnur Okan Bakır ise sınav öncesindeki günlerde beslenme düzeninde ani değişiklikler yapılmaması gerektiğini belirtti.</p>

<p>Bakır, sınavdan 3-4 gün önce dışarıda tüketilen yiyeceklere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Besin zehirlenmesi riskine karşı güvenilir olmayan yerlerden yemek tüketilmemeli, daha önce denenmemiş yeni besinler bu dönemde tercih edilmemelidir” dedi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Su Tüketimi ve Dengeli Kahvaltı Başarıyı Destekliyor</strong></p>

<p>Beyin fonksiyonlarının sağlıklı çalışabilmesi için yeterli sıvı alımının büyük önem taşıdığını belirten Bakır, öğrencilerin sınavdan önceki gün yeterince su içmelerini, ancak sınav sabahı aşırı sıvı tüketiminden kaçınmalarını önerdi.</p>

<p>Kahvaltının mutlaka yapılması gerektiğini ifade eden Bakır, kan şekerini dengeli tutacak kompleks karbonhidratların tercih edilmesini tavsiye etti. Tam buğday ekmeği, çavdar, yulaf ve sebzelerin uygun seçenekler olduğunu belirten Bakır, yumurta ve peynir gibi protein kaynaklarının da kahvaltıda yer alması gerektiğini söyledi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ağır ve Yağlı Yemeklerden Kaçının</strong></p>

<p>Sınavdan bir gece önce çok geç saatlerde yemek yenmemesi gerektiğini belirten Bakır, aşırı yağlı, kızartılmış ve tuzlu yiyeceklerin uyku kalitesini olumsuz etkileyebileceğini söyledi.</p>

<p>Bakır, “İyi bir uyku, sınav sabahına zinde başlamak için en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle sınav öncesi akşam hafif ve dengeli bir öğün tercih edilmelidir” dedi.</p>

<p> </p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/06/lgs-ve-yks-oncesi-uzmanlardan-kritik-uyarilar_6a2b1157a29d0_h.jpg</image>
                                <category>Eğitim,Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/lgs-ve-yks-oncesi-uzmanlardan-kritik-uyarilar/12360</link>
                <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 22:48:06 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı Yolculuğu Başlıyor: Sadece Aracınızı Değil, Kendinizi de Yola Hazırlayın!</title>
                                    <description>Kurban Bayramı tatiline sayılı gün kaldı. 9 güne uzayan bayramla birlikte şehirlerarası yollar hareketlenirken, uzun yola çıkmayı planlayan sürücülerin telaşı da başladı. Hazırlıkların sadece bavullarla sınırlı kalmaması gerektiğini hatırlatan Continental, Kurban Bayramı öncesi hem güvenliği artıracak hem de yolculuğu daha konforlu hale getirecek kritik ipuçlarını paylaşıyor.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Kurban Bayramı tatilinin bu yıl 9 güne uzamasıyla birlikte, rotalar çizildi, rezervasyonlar yapıldı ve bavullar yavaş yavaş hazırlanmaya başladı. Sevdikleriyle buluşmak veya yeni yerler keşfetmek için yollara düşecek binlerce sürücüyü heyecanlı bir yolculuk bekliyor. Teknoloji şirketi ve premium lastik üreticisi Continental, araç bakımlarıyla ilgili kritik hatırlatmalar yaparken, sürüş güvenliğini artırmak amacıyla önemli tavsiyelerde bulunuyor. </p>

<p> </p>

<p>Uzun yol öncesi sürücülere rot balans ayarı ve lastik basıncı gibi kontrolleri mutlaka yaptırmalarını öneren Continental, yağ seviyesinden filtreye, fren balatalarından disklere ve fren hidroliğine kadar pek çok kritik sistemin gözden geçirilmesi gerektiğini hatırlatıyor. </p>

<p> </p>

<p>Güvenli bir seyahat için yola çıkmadan önce ilkyardım çantası, yangın söndürücü, yedek lastik, takviye suyu ve yağ gibi ekipmanların da hazır bulundurulması gerektiğinin altını çizen Continental ayrıca araç güvenliğinin yanı sıra uyku kalitesinden otoyol hipnozuna, beslenmeden doğru kıyafet seçimine kadar 5 önemli noktaya da dikkat çekiyor.</p>

<p> </p>

<p><strong>1. Konforu Ön Plana Alın</strong></p>

<p>Uzun saatler sürecek yolculuklarda kendinizi iyi hissetmek, güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Direksiyon başında sizi sıkmayan, terletmeyen ve hareket özgürlüğü sağlayan rahat kıyafetler tercih ederek sürüş konforunuzu artırabilirsiniz. </p>

<h3>2. Uykusuz Yola Çıkmayın</h3>

<p>Yola çıkmadan önce mutlaka yeterli uyku almaya özen gösterin. Uykusuz bir şekilde direksiyon başına geçmek, yalnızca sürücüler için değil aynı güzergâhta seyahat eden diğer sürücüler ve yolcular için de ciddi bir risk oluşturuyor. Yolculuk öncesinde uykuyu getirebilecek ağır gıdalardan kaçınmak zinde kalmanıza yardımcı olur. </p>

<h3>3. "Otoyol Hipnozu"na Karşı Tetikte Kalın</h3>

<p>Monoton sürüşün sürücülerde “otoyol hipnozu” olarak adlandırılan dikkat kaybına neden olabileceğini belirten Continental, özellikle uzun otoyol seyahatlerinde dikkat seviyesinin korunmasının hayati olduğunu vurguluyor. Göz kapaklarınızın ağırlaştığı veya dikkatinizin dağıldığı anda güvenli bir alanda mola verin veya şoför değişikliği yapın. </p>

<h3>4. Molalarla Dikkatinizi Tazeleyin</h3>

<p>Uzun yolculuklarda dikkatinizi taze tutmak için düzenli molalar vermeli ve kısa yürüyüşlerle vücudunuzu hareketlendirmelisiniz. Araç içindeki temiz hava akışını sağlamak için belirli aralıklarla camları açmak ve dinlediğiniz müziği değiştirmek konsantrasyonunuzu artıracaktır. </p>

<h3>5. Kurallara Titizlikle Uyun</h3>

<p>Bütün önlemleri alıp yola çıksanız da güvenli yolculuğun anahtarı trafik kurallarıdır. Emniyet kemeri takmak, trafik işaretlerine dikkat etmek ve hız sınırlarına uymak hem kendi güvenliğiniz hem de trafikteki diğer sürücülerin güvenliği açısından büyük önem taşır. Arka koltukta oturan yolcuların dahi emniyet kemerlerini taktıklarından emin olarak yolculuğu daha güvenli hale getirin.</p>

<p> </p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/05/kurban-bayrami-yolculugu-basliyor-sadece-aracinizi-degil-kendinizi-de-yola-hazir_6a0f55754724f_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam,SEYAHAT</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/kurban-bayrami-yolculugu-basliyor-sadece-aracinizi-degil-kendinizi-de-yola-hazirlayin/12258</link>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 21:53:25 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Engellenen Engellilerden Engelsiz Engellilere Geçiş Yapılabilir mi…</title>
                                    <description>10-16 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Engelliler Haftasının sonuna geliyoruz. Bu yazımda engellenen engelliler konusunu ele alacağım.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>10-16 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Engelliler Haftasının sonuna geliyoruz. Bu yazımda engellenen engelliler konusunu ele alacağım.</p>

<p> </p>

<p>Engelli olan kişilerin de, hayatını idame etmesi için engelsizler gibi yeme, içme, konaklama ihtiyacı yok mu? Çalışma hayatında, resmi dairelerde %4, özel sektörde 50 kişiden fazla eleman çalışan yerlerde %3 lük kadro ayırıyorlar. Tabi bu oran engelli ve eski hükümlü olarak geçerli.  Bu oranın da yarı hükümlü, yarı engelli alındığını varsayarsak, %1.5 engelli çalıştırılıyor. 50 kişiden az çalışanları olan küçük şirketlerde, engelli kadrosu zaten yok. Engelli oranı ise %6.6. Daha önceki bir toplantıda eski Engelliler Konfederasyonu Başkanı Turan İçli, engelli bireylerin %92.5 inin işsiz olduğunu söylemişti ki; bu da tekrar düşünülmesi gereken durum...</p>

<p> </p>

<p>Sağlıklı kişiler gibi, engellilerin de hayatını idame etmek için yaşam ihtiyaçları vardır. Ekmek almak, evin dışarı çıkıp; nefes almak gibi... Gelişmiş ülkelerdeki gibi, ülkemizde de rahatça gezebiliyorlar mı? Vereceğimiz birkaç örnek sonrasında, bunun cevabını sizin vereceğinizden eminim.  Kaldırımlarımızın yüksekliği... Bu sadece engelliler için değil, küçük çocukların (3-5 yaşlarındaki) kaldırımı çıkmaları, ayrıca çocuk arabaları olan kişilerin bunları kaldırıma çıkarmaları da, yaşlıların çıkmaları da bir sorun. Bir İngiliz atasözü şöyle der: Bir ülkenin kaldırım yüksekliği, o ülkenin medeniyet seviyesini gösterir’… Bence çok doğru.  İngiltere, İskoçya, Fransa ve İsviçre’nin birçok ülkedeki şehirleri gezdim. Sadece çizgiler vardı ve en yüksek kaldırım 4-5 cm kadardı. Ne kaldırıma çıkamayan kişi, ne de kaldırıma park etmiş araç gördüm... Diğer taraftastandartlara uygun yükseklikte yapılmış!!! kaldırımların çoğunda da ne yazık ki; tam yolun ortasında dikili ağaç, orta noktada durak, trafo gibi materyallerle karşılaşabiliyoruz. Tekerlekli koltukla gelen kişi kaldırım üzerindeyken, geri mi dönecek; çevresindekilerden destek isteyip, kaldırımdan aşağı mı indirilecek? Birçok ortak kullanım yerlerinde giriş kapılarının standartlara uygun olmadığını görüyoruz.  Herhangi bir apartmandan da bahsetmiyorum; toplumsal yerlerden iş merkezlerinden söz ediyorum... Özellikle umumi giriş kapıları ile tuvaletlerin kapıları, mutlaka uluslararası standartlara uygun olmalıdır! Birçok yaya geçitlerinin önünde park eden araçlar, hatta geçidin ortasında bulunan sütunları görmek de ayrıca düşündürücü bir durum. Diğer bir tarafta, birçok alt-üst geçitlerin olduğu yerde asansör yok! Birkaç senedir sadece umumi araç olan metrobüs ve belediye otobüslerinde ortopedik engellilerin binmesi için bazı duraklar engellilere uygun hâle getirildi. Bu da güzel bir gelişme. Çünkü umumi araç demek; tüm toplumun ihtiyacına cevap verebilen araç; anlamını taşır ve taşımalıdır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer konu ise, engelsiz olan herkesin, her an engelli olma ihtimali var! </p>

<p> </p>

<p>Bir diğer konu iş kolunun seçimi... Engele göre iş seçimi yapmak en önemli konudur. Engelli olan da çalışır ama engeline uygun iş seçmesi gerekir. Örneğin görme engelli olan kişilerin genellikle tercihleri, santral ve avukatlıktır. Duyma engelli olan kişiler, genellikle çok sesten rahatsız olunan ortamlarda rahatlıkla görev yaparlar. Yürüme engelli olan kişiler, genellikle masa başı, ofis işlerini tercih ederler. Epilepsili kişiler, tehlikeli noktaların olmadığı (inşaatta dış cepheyi boyama, paraşütle atlama, yer altı maden işçisi, şöför, kesici aletlerle çalışma gibi) işlerde çalışabilirler. Kalp rahatsızlığı olan kişiler çok stresli ve fazla manyetik alanların olmadığı yerlerde çalışırlar. Bu gibi konularda hassasiyet gösterince, engellileri de hayata katmamız mümkün...       </p>

<p> </p>

<p>Eğitim konusunda engellilerle ilgili okullar konusunda, bilinçli bir toplum muyuz? Bence pek değiliz.. Engelli olan ama buna rağmen eğitime devam eden kişilere baktığımız zaman, azınlıkta olduklarını görebiliriz. Engelli olmak demek, ‘birşey yapamaz’ anlamına gelmez. Çok başarılı olabilirler... Engellilerin aileleri mutlaka rehber öğretmenlerle, İl Milli Eğitim Müdürlüğü Özel Eğitim ile iletişim kurmalılardır. Kişinin engel durumuna göre, doğru noktaya yönlendirilirsiniz. Çocuklarımızın eğitimi demek, yarınının göstermesi demektir.  Yüksek öğretim konusunu da değinirsek, YÖK’den alınan verilere göre, dünya genelinde engellilerin %10-15, ülkemizde %0.5 yüksek öğrenimine devam ediyor olması da diğer düşündürücü konu...</p>

<p> </p>

<p>Psikolojik açıdan bakarsak, kişileri toplumdan dışlamak, acıyarak bakmak, en fazla karşılaşılan sorunlardır. Toplumdan dışlama dediğimiz sorun, ‘benim yanımda başına birşey gelir de, başım derde girer’ diye yaklaşımı olan kişiler vardır ki; epilepsililere karşı çok sık gerçekleşir. Nöbet gelir de, sorun yaşarım; başıma kalır diyenler vardır. Bu gibi durumlar engellileri engellemekten başka birşey değildir! Örneğin epilepsili çok zeki bir gencimiz 2 kategoride yarı finalist olurken, epilepsili olduğu için TEKNOFEST kampına alınmıyor! Hem de 11 bakanlığın içinde olduğu; adına sosyal devlet denen, benim ülkem Türkiye Cumhuriyeti’nde. Evet, evet Etiyopya, Somali, Kanarya gibi ülkeler değil; Türkiye Cumhuriyetinde!  Diğer taraftan da engelde sonra; acıyarak bakılması da ayrı bir trajik durum. Acımayın, sadece destek verin. Unutmayalım ki; acıyarak bakan, toplumdan dışlamak isteyen sağlıklı kişi de; engelli adayı...   </p>

<p> </p>

<p>Sosyal açıdan bakalım. Engelli olan kişilerin çalışma şansları, sağlıklı kişilere oranla daha az olduğu için, genellikle ekonomik gelir seviyeleri daha düşüktür. Hem engellilerin eğitim hayatında karşılaştıkları sorun, hem çevredeki engeller, hem ekonomik nedenler, hem de psikolojik nedenler, engelli kişilerin sosyal hayata katılmasının önünde bir set oluşturuyor. Oysa herhangi bir engelli olan kişi, diğer uzuvlarını daha fazla geliştirmiştir! Onları sosyal hayata katabilirsek; tek olmadıklarını, grup olarak tek vücut olduklarını hissettikleri zaman, birçok konuda başarılı olabilecekleri gibi; diğer engelli arkadaşlarına da destek olabileceklerdir.</p>

<p> </p>

<p>Stephen Hawking gibi başı ve sol eli haricinde hiçbir uzuvunu kullanamayan dünyaca ünlü fizikçi, Aşık Veysel görme engelli unutulmaz bir sanatçımızdı… Beethoven duyma engeli olan harika bir besteci idi. Timur, tarihte bedensel engelli, başarılı bir liderdi ki; Asya kaplanı olarak geçer. Franklin Roosevelt zor yürüdüğü içini halkın arasında kısa mesafe yürüyüp; halkın olmadığı zamanlarda tekerlekli koltuk kullanarak; dünyaca tanınmış kişiydi...  Çünkü onlar engel tanıyan engelsiz engellilerdi!</p>

<p> </p>

<p>Bir STK başkanı olarak hem kişilerden ve hem kurumsal noktalardan bir ricam olacak. Sadece mayıstaki engelli haftasında ve 3 Aralık Engelliler Gününde bizi hatırladığınızı yemek vererek, konuşma yaparak ifade ederek geçmeyin…Fen işlerinin yaptığı yerleri, işe alımlarının gerçekten resmi olup olmadığını, kişilerin ve şirketlerin yaptığı çalışmalarınstandartlara uyup uymadığı konusuna dikkatli kontrol etmenizi ve en önemlisi empati yapmanızı rica ediyoruz.</p>

<p> </p>

<p>Empati yapabildiğimiz gün; kendinizin engellenmeden; kendimizin de her an engelli adayı olduğunu hissettiği gün, eminim çok daha duyarlı olunacak… İşte o gün müreffeh olacağız! Engellilerin engellenmediği; engelsiz yaşayan engellilerin mutlu ve kaygısız yaşadığı günlere ulaşmayı diliyoruz! Eminim bir gün başaracağız! Engellilerin engellenmediği; engelsiz engellilerin mutlu yaşadığı bir dünya olmak dileğiyle….</p>

<p> </p>

<p>Ebru ÖZTÜRK</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/05/post12235_6a085f82cc501_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam,GENEL</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/engellenen-engellilerden-engelsiz-engellilere-gecis-yapilabilir-mi/12235</link>
                <pubDate>Sat, 16 May 2026 15:13:04 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkan Nuran Atila: “Annelerimizin Kıymetini Her Gün Bilmeliyiz”</title>
                                    <description>Cumhuriyet Halk Partisi Erzurum İl Kadın Kolları Başkanı Nuran Atila, 10 Mayıs Anneler Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda annelerin toplumun temel direği olduğunu belirterek, onlara karşı sorumlulukların unutulmaması gerektiğini söyledi.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet Halk Partisi Erzurum İl Kadın Kolları Başkanı Nuran Atila, 10 Mayıs Anneler Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda annelerin toplumun temel direği olduğunu belirterek, onlara karşı sorumlulukların unutulmaması gerektiğini söyledi.</p>

<p> </p>

<p>Başkan Atila, annelerin sevgi, fedakârlık ve merhametin en güçlü temsilcileri olduğunu ifade ederek, çocukların yetişmesinde annelerin büyük emek verdiğini dile getirdi. Atila, annelerin sadece aile içinde değil toplumun geleceğinin şekillenmesinde de önemli rol üstlendiğini kaydetti.</p>

<p> </p>

<p>Annelerin çocukların ilk öğretmeni olduğuna dikkat çeken Atila, aile içinde verilen sevgi, saygı ve şefkatin bireyin karakter gelişiminde büyük önem taşıdığını belirtti.</p>

<p> </p>

<p>Atila açıklamasında şu ifadelere yer verdi:</p>

<p> </p>

<p>“Annelerimiz bizim en kıymetli değerimizdir. Hayatımız boyunca sevgisiyle bizlere güç veren annelerimize karşı sorumluluklarımız vardır. Onlara karşı her zaman şefkatli, anlayışlı ve saygılı davranmalıyız. Sadece bir gün değil, hayatın her anında annelerimizin kıymetini bilmeli ve hak ettikleri değeri göstermeliyiz.”</p>

<p> </p>

<p>Toplumun güçlü bir geleceğe sahip olabilmesi için aile yapısının korunmasının önemine vurgu yapan Atila, annelerin fedakârlıklarının her zaman takdir edilmesi gerektiğini ifade etti.</p>

<p> </p>

<p>Başkan Nuran Atila, mesajının sonunda başta şehit anneleri olmak üzere tüm annelerin Anneler Günü’nü kutlayarak sağlık, huzur ve mutluluk temennisinde bulundu</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/05/post12187_69ff518fb32d3.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/baskan-nuran-atila-annelerimizin-kiymetini-her-gun-bilmeliyiz/12187</link>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 18:19:20 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkan Kavaz’dan Anneler Günü’nde Anlamlı Mesaj</title>
                                    <description>Türkiye’de faaliyet gösteren Özel Eğitim Kursları ve Muhtelif Kurslar Geliştirme Derneği Erzurum İl Başkanı, Çözüm Eğitim Kurumları Kurucu Müdürü ve Türk Anneler Derneği Başkan Yardımcısı Ayşe Kavaz, 10 Mayıs Anneler Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda annelerin çocukların gelişimindeki önemine dikkat çekti.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de faaliyet gösteren Özel Eğitim Kursları ve Muhtelif Kurslar Geliştirme Derneği Erzurum İl Başkanı, Çözüm Eğitim Kurumları Kurucu Müdürü ve Türk Anneler Derneği Başkan Yardımcısı Ayşe Kavaz, 10 Mayıs Anneler Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda annelerin çocukların gelişimindeki önemine dikkat çekti.</p>

<p> </p>

<p>Kavaz, annelerin sadece aile yapısının değil, toplumun da temel direği olduğunu belirterek, çocukların eğitim ve kişilik gelişiminde anne sevgisinin ve davranışlarının büyük rol oynadığını ifade etti.</p>

<p> </p>

<p>Şehri Söz Dergisi’nin 8’inci sayısı için kaleme aldığı yazısında da eğitimin ailede başladığını vurgulayan Kavaz, çocukların anne ve babalarını örnek alarak büyüdüğünü belirtti. “Çocuklarımız bizi izler, taklit eder ve davranışlarını buna göre şekillendirir. Bu nedenle annelerimiz çocukların ilk öğretmeni, ilk rehberi ve ilk rol modelidir” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Çocukların karakter oluşumunda aile içindeki sevgi dili, iletişim biçimi ve davranışların belirleyici olduğuna dikkat çeken Kavaz, bilinçli ebeveyn yaklaşımının çocukların özgüvenli bireyler olarak yetişmesinde önemli etkisi olduğunu söyledi.</p>

<p> </p>

<p>Mesajında annelerin fedakârlığına da vurgu yapan Kavaz, şu ifadeleri kullandı:</p>

<p> </p>

<p>“Anneler, toplumumuzun temel direği, sevginin ve fedakârlığın en güzel temsilcileridir. Onları sadece bir gün değil, her gün en güzel şekilde anmalı ve hak ettikleri değeri vermeliyiz. Hayatımıza yön veren annelerimiz, toplumsal yapının da en önemli unsurudur.”</p>

<p> </p>

<p>Öğretmenlerin eğitim sürecindeki katkısının büyük olduğunu ancak annelerin çocuk üzerindeki etkisinin hayat boyu sürdüğünü belirten Kavaz, “Bir çocuğun hayata bakışı, özgüveni, sevgiyi öğreniş biçimi çoğu zaman annesinin yaklaşımıyla şekillenir. Bu nedenle güçlü toplumların temelinde bilinçli anneler vardır” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Öte yandan Türk Anneler Derneği Genel Merkezi ve tüm şubeleri tarafından şehit öğretmen Ayla Kara’nın “Yılın Annesi” seçilmesi de kamuoyunda takdir topladı.</p>

<p> </p>

<p>Başkan Kavaz da alınan kararı tebrik ederek, şehit öğretmen Ayla Kara’nın gösterdiği fedakârlık ve annelik duruşunun toplum adına örnek olduğunu belirtti. Kavaz, “Evlatlarımızın geleceği için büyük fedakârlık gösteren tüm annelerimiz baş tacıdır. Şehit öğretmenimiz Ayla Kara’nın ‘Yılın Annesi’ seçilmesi son derece anlamlı ve kıymetlidir” ifadelerini kullandı.</p>

<p> </p>

<p>Başkan Kavaz, mesajının sonunda tüm annelerin Anneler Günü’nü kutlayarak sağlık, huzur ve mutluluk temennisinde bulundu.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/05/post12184_69fe5d31666d1.png</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/baskan-kavazdan-anneler-gununde-anlamli-mesaj/12184</link>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:50:55 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>LÖSEV 2026 Kurban Bayramı Kampanyasına Başladı</title>
                                    <description>28 yıldır kanserle mücadelede öncü rol üstlenen LÖSEV, Kurban Bayramı’nın sevincini yalnızca lösemi ve kanser ile mücadele eden çocuklara değil, yetişkin kanser hastalarının da evlerine ulaştırmaya devam ediyor.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>28 yıldır kanserle mücadelede öncü rol üstlenen LÖSEV, Kurban Bayramı’nın sevincini yalnızca lösemi ve kanser ile mücadele eden çocuklara değil, yetişkin kanser hastalarının da evlerine ulaştırmaya devam ediyor.  Yardımlaşma ve paylaşmanın mutluluğunu, tam 24 yıldır vekâleten kurban bağışları ile ihtiyaç sahiplerine ulaştıran LÖSEV, bu yıl için vekâleten kurban bağışı bedelini <strong>21 bin TL</strong> olarak açıkladı. </p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/05/losev-2026-kurban-bayrami-kampanyasina-basladi_69fa260d8d78c.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/losev-2026-kurban-bayrami-kampanyasina-basladi/12164</link>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 20:16:55 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>“Erzurum’un Sevilen Üç İsmi Aynı Karede”</title>
                                    <description>Memleket, insana en dürüst aynayı tutan yerdir. Ne verirsen onu alırsın; iyilik de, ihmalkârlık da, samimiyet de karşılığını bulur. Bazen bir selamda, bazen bir tebessümde, bazen de bir hatır sormada…</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Şehri Söz/ Sercan Çetin- Memleket dediğimiz şey, aslında insanın kendine verdiği cevaptır. Ne ekersek onu biçtiğimiz, neye omuz verirsek onun büyüdüğü bir ortak hafıza… Erzurum ise bu hafızanın en sahici, en dürüst şehirlerinden biri. Çünkü burada hiçbir şey karşılıksız kalmaz; iyilik de, samimiyet de, vefasızlık da kendine mutlaka bir yankı bulur.</p>

<p>Bugün, bir cuma namazı sonrasında katıldığım mevlit programı, bu gerçeği bir kez daha hatırlattı bana. Erzurumspor Kulübü Başkanı Ahmet Dal’ın merhume annesi için düzenlenen mevlit, yalnızca bir taziye buluşması değil; aynı zamanda şehrin sosyal dokusunu, insan ilişkilerindeki sıcaklığı ve görünmeyen bağları ortaya koyan bir tablo gibiydi.</p>

<p>Camii avlusunda ve sonrasında kurulan sohbet halkalarında dikkat çeken ilk şey, yüzlerdeki samimiyetti. Medya dünyasından isimler, iş insanları, spor camiasının tanınan simaları… Her biri farklı alanlarda iz bırakmış olsa da ortak bir paydada buluşuyordu: Bu şehre ait olmak.</p>

<p>İşte tam da bu noktada, bireysel başarıların ötesine geçen bir anlayış devreye giriyor. İş insanları Haktan Ömeroğlu, Ömer Atik ve İdris Akdemir ile yaptığımız kısa ama anlamlı sohbetler, Erzurum’un geleceğine dair umut veren bir tablo çiziyor. Özellikle İdris Akdemir’in yaklaşımı, şehirle kurulan bağın sadece ticari değil, vicdani bir sorumluluk olduğunu gösteriyor. Otelcilik ve inşaat sektöründeki yatırımlarının yanı sıra Erzurumspor’a verdiği destek, bu şehre “borçlu olma” duygusunun bir yansıması adeta.</p>

<p>Çünkü mesele sadece kazanmak değil; kazandığını memleketle paylaşabilmek. Sadece eleştirmek değil; elini taşın altına koyabilmek. Belki de asıl soru şu: Kaçımız güzel yapılan işlerin bir parçası olduk? Kaçımız eleştirdiğimiz konuların çözümü için adım attık?</p>

<p>Erzurum, binlerce yıllık geçmişiyle sadece bir şehir değil; bir karakter, bir duruş. Ve bu şehir, bizden samimiyet istiyor. Sevgi, hoşgörü, üretkenlik… En önemlisi de sorumluluk.</p>

<p>Çünkü attığımız her adım, sadece bugünü değil yarını da şekillendiriyor. Bizden sonra gelecek nesillerin yaşayacağı Erzurum’u, bugünden inşa ediyoruz. Bu yüzden sorumluluğumuz çok fazla.. Hem kendimize hem de geleceğe karşı.</p>

<p>Şehir bize ayna tutuyor.</p>

<p>Ve o aynada gördüğümüz şey, aslında kim olduğumuzdan çok; ne kadar katkı sunduğumuzla ilgili.</p>

<p>Öyleyse mesele basit ama derin:<br />
Bu şehri seviyorsak, onu sadece konuşarak değil; çalışarak, üreterek ve sahip çıkarak sevmeliyiz.</p>

<p>Çünkü Şehir, karşılığını mutlaka verir.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/04/kazandigini-memleketiyle-paylasan-bir-isim-idris-akdemir_69eba775a02d2_h.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/erzurumun-sevilen-uc-ismi-ayni-karede/12104</link>
                <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 19:17:27 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Her öfkeli genç şiddete yönelmiyor!</title>
                                    <description>Psikoloji literatüründe gençlerde şiddet davranışının temellerinde davranışı kontrol edememe, yoğun duygusal sıkıntı, okula düşük bağlılık, aile içi çatışma ve şiddete maruz kalma yattığını ifade eden Klinik Psikolog İpek Erol, “Her öfkeli, her içe kapanık ya da her kimlik krizi yaşayan genç şiddete yönelmez; risk, çoğunlukla bireysel kırılganlıklarla aile, okul ve çevre koşullarının birleştiği noktada yükselir.” dedi.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, son dönemde artan okul temelli şiddet olaylarını değerlendirerek, ergenlik döneminin psikolojik dinamiklerine dikkat çekti.</p>

<p><strong>Dürtü kontrolündeki zayıflık saldırgan davranış riskini artırabiliyor</strong></p>

<p>Ergenlikte duyguların yoğun yaşandığını ancak bu duyguları düzenleme kapasitesinin henüz tam gelişmediğini vurgulayan Klinik Psikolog İpek Erol, “Bu nedenle dürtü kontrolündeki zayıflık, kimlik karmaşası, akran grubu içinde kabul görme ihtiyacı ve öfkeyi yönetememe, bazı gençlerde saldırgan davranış riskini artırabiliyor. Ancak şunu özellikle vurgulamak gerekir: Her öfkeli, her içe kapanık ya da her kimlik krizi yaşayan genç şiddete yönelmez; risk, çoğunlukla bireysel kırılganlıklarla aile, okul ve çevre koşullarının birleştiği noktada yükselir. Psikoloji literatüründe gençlerde şiddet davranışının temellerinde davranışı kontrol edememe, yoğun duygusal sıkıntı, okula düşük bağlılık, aile içi çatışma ve şiddete maruz kalmak yatmaktadır.” dedi.</p>

<p><strong>Bu tür saldırıların arkasında birikimli bir psikolojik süreç var</strong></p>

<p>Okul saldırılarının arkasında çoğu zaman uzun süreli bir psikolojik birikim olduğuna işaret eden İpek Erol, “Bu tip olayların arkasında çoğu zaman tek bir neden değil, birikimli bir psikolojik süreç vardır: dışlanmışlık hissi, küçük düşürülme algısı, öfkenin içeride büyümesi, yoğun yalnızlık, değersizlik duygusu, intikam fantezileri, bazen de ‘beni nihayet görün’ arzusu. Hedef fiziksel zarar vermekle birlikte güçsüzlük hissini tersine çevirmek ve çevre üzerinde mutlak kontrol kurmak olabilmektedir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Psikotik süreçlerde gerçeklik algısı bozulabiliyor</strong></p>

<p>Bazı vakalarda daha ağır psikiyatrik tabloların da söz konusu olabileceğini belirten İpek Erol, “Özellikle psikotik süreçlerde gerçeklik algısının bozulması, kişinin çevreyi olduğundan farklı algılamasına neden olabilir. Bu noktada davranış artık sadece öfke ya da dürtüsellikle değil, ciddi bir algı ve düşünce bozulmasıyla şekillenir. Yine de önemli bir ayrım var: her psikotik bozukluk ya da her psikiyatrik hastalık şiddetle ilişkili değildir; ancak tedavi edilmemiş, fark edilmemiş ve ilerlemiş durumlarda risk artabilir. Bu nedenle erken psikiyatrik değerlendirme ve müdahale kritik önem taşır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Erken uyarı işaretlerine dikkat</strong></p>

<p>Aile ve öğretmenler için erken uyarı işaretlerinin kritik olduğunu vurgulayan İpek Erol, “Erken uyarı işaretleri genelde tek bir davranıştan değil, bir örüntüden anlaşılır. Örneğin okul başarısında ani düşüş, okula yabancılaşma, yoğun öfke patlamaları, tehditkâr konuşmalar, intikam içerikli ifadeler, silahlara aşırı ilgi, şiddeti romantize eden paylaşımlar, kendine ya da başkasına zarar verme imaları, belirgin sosyal çekilme, ağır bir aşağılanma ya da reddedilme sonrası davranış değişimi dikkatle izlenmelidir. Özellikle ‘beni görecekler’, ‘hesabını soracağım’, ‘artık dayanmayacağım’ gibi cümleler kesinlikle küçümsenmemelidir.” dedi.</p>

<p><strong>Risk, ilişki ve takip eksikliğinde büyür</strong></p>

<p>İpek Erol, riskin en çok ilişki ve takip eksikliğinde arttığını belirterek, “Evde duyguların konuşulamadığı, sınırların ya çok gevşek ya çok sert olduğu, çocuğun görülmediği ya da sadece başarı üzerinden değer gördüğü aile ortamları kırılganlığı artırabilir. Okul tarafında ise öğrenciyi yalnızca disiplin meselesi olarak görmek, rehberlik servislerini kriz yönetimi yerine evrak işine sıkıştırmak, öğretmenlerin risk sinyallerini tanıma konusunda yeterince desteklenmemesi ve kurumlar arası yönlendirme zincirinin zayıf olması büyük açık yaratır.” diye konuştu.</p>

<p>Rehberlik servislerinin tek başına yeterli olmadığını vurgulayan İpek Erol, “Öğretmen, aile, okul yönetimi, çocuk-ergen ruh sağlığı uzmanı ve gerektiğinde sosyal hizmet birimleri birlikte çalışmadığında erken fark etme şansı azalır” dedi.</p>

<p><strong>Gençler yoğun duygusal baskı altında</strong></p>

<p>Bugünün gençlerinin ciddi bir duygusal yük taşıdığına dikkat çeken İpek Erol, “Yalnızlık, değersizlik hissi, sürekli karşılaştırılma, başarısızlık korkusu, dışlanma, gelecek kaygısı ve anlam kaybı gençlerin en sık yaşadığı duygular arasında. Dijital kültür bu yükü bazen hafifletmiyor, tam tersine görünür olma baskısıyla artırıyor. Genç hem çok görünür olmak istiyor hem de gerçek ilişkilerde çok yalnız hissedebiliyor. Bu da özellikle narsisistik incinme, utanç ve öfke döngüsünü güçlendirebiliyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Medya dili belirleyici, fail değil çözüm öne çıkarılmalı</strong></p>

<p>Önleme konusunda aile, okul ve medyanın birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan İpek Erol, “Aileler çocukla sadece kural konuşmamalı; utancı, öfkeyi, reddedilmeyi ve hayal kırıklığını nasıl yaşadığını da konuşmalı. Okullar yalnızca güvenlik kamerası mantığıyla değil, ilişki temelli güvenlik anlayışıyla hareket etmeli; riskli öğrenciyi damgalamadan izleyen, yönlendiren ve destekleyen ekipler kurmalı. Aileler ve okullar kadar medyanın da burada çok kritik bir rolü var. Medya, failin adını, görüntüsünü ve hikâyesini büyüten bir anlatı kurduğunda, istemeden de olsa bu kişiyi görünür hale getirir. Oysa bu tür eylemlerde bazı kırılgan gençler için en temel motivasyonlardan biri görülme, duyulma ve etkili olma arzusudur. Failin detaylı şekilde işlenmesi, onun nasıl yaptığına, ne yaşadığına ve nasıl gündem olduğuna odaklanılması, benzer duygusal süreçlerden geçen gençler için bir tür model oluşturabilir; yani ‘ben de böyle görünür olabilirim’ düşüncesini tetikleyebilir. Bu durum literatürde ‘taklit/bulaşma etkisi’ olarak tanımlanır ve özellikle hassas dönemlerde risk oluşturur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Odağı failden toplumsal iyileşmeye ve önleme yollarına kaydırmak gerekiyor</strong></p>

<p>Bu nedenle medyanın dilinin çok belirleyici olduğunu kaydeden İpek Erol, “Odağı failden mağdurlara, toplumsal iyileşmeye ve önleme yollarına kaydırmak gerekir. Olayın dramatik detaylarını tekrar tekrar vermek yerine, erken uyarı işaretlerine, psikolojik destek yollarına ve çözüm önerilerine yer vermek çok daha koruyucudur. Çünkü mesele sadece bir olayı aktarmak değil, o bilginin toplumda nasıl bir etki yaratacağını da gözetmektir.” dedi.</p>

<p><strong>Dijital oyunlar tek başına açıklayıcı değil</strong></p>

<p>Dijital oyunların etkisine ilişkin değerlendirmede de bulunan İpek Erol, “Dijital oyunları tek başına neden gibi göstermek doğru değil. Elde olan kanıtlar, şiddet içerikli oyunların bazı gençlerde saldırgan duygu ve tepkileri artırabileceğini, duyarsızlaşmaya katkı sunabileceğini söylüyor; fakat bu bulgular, tek başına oyun oynamanın böyle ağır ve hedefli saldırıları açıkladığını göstermiyor. Asıl belirleyici olan; gencin ruhsal durumu, aile ortamı, maruz kaldığı şiddet, sosyal dışlanma, öfke düzenleme kapasitesi ve en kritik olarak silaha erişim gibi etkenlerin birleşimidir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.sehrisoz.com/media/2026/04/her-ofkeli-genc-siddete-yonelmiyor_69e11e7904f91.jpg</image>
                                <category>Yaşam</category>
                <author>Şehri Söz</author>
                <link>https://www.sehrisoz.com/her-ofkeli-genc-siddete-yonelmiyor/12038</link>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 20:35:53 +0300</pubDate>
            </item>
            </channel>
</rss>
