Röportaj- Sercan Çetin
Binlerce yıllık tarihi, medeniyetlere ev sahipliği yapan kültürel mirası, doğal güzellikleri ve turizm potansiyeliyle Erzurum, Türkiye’nin en özel şehirlerinden biri. Buna rağmen son yıllarda kamuoyunda en çok dile getirilen ifadelerden biri de “Sahipsiz Erzurum” söylemi.
Peki, gerçekten sahipsiz bir şehirden mi söz ediyoruz? Yoksa mesele, şehrin sahip olduğu değerlerin yeterince korunamaması ve ortak akılla yönetilememesi mi?
Bu soruları, Erzurum üzerine kaleme aldığı yazılarla dikkat çeken; eleştirilerinin yanında çözüm önerileriyle de öne çıkan Araştırmacı-Yazar Ömer Yaşar Özgödek ile konuştuk. Özgödek, aynı zamanda Erzurum Sevdası Dergisi Genel YayınDanışmanı ve Erzurum Turizm Tanıtım ve Kalkınma ve Dadaş Ocakları Derneklerinin Başkan Yardımcısı olarak şehrin geleceğine dair önemli değerlendirmelerde bulundu.
Son yıllarda sıkça dile getirilen “Sahipsiz Erzurum”söylemine katılıyor musunuz? Bu algıyı nasıl tanımlarsınız?
Bu önemli konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim. Bir şehirde halk ortak bir söylem geliştirmişse ve bu yıllarca sürüyorsa, orada yadsınamaz bir sorun var demektir. “Sahipsiz şehir” serzenişi salt duygusal bir sitem değil; arkasında ekonomik, mekânsal ve toplumsal psikolojinin yattığı yapısal bir kriz vardır.
Kent sosyolojisi literatüründe bu olgu, tek bir “sahipsizlik” kelimesinin ötesinde üç farklı kırılmaya tekabül eder: terk edilmiş şehir, geciktirilmiş şehir ve ihmal edilmiş şehir. Terk edilmiş şehirde devlet ve sermaye alandan radikal biçimde çekilir, nüfus hızla erir ve mekanlar metruklaşır. Geciktirilmiş şehirde nüfus ve potansiyel yerindedir ancak modern altyapı ve vizyoner yatırımlar sürekli ertelenir; şehir bürokratik bir arafta bırakılır. Erzurum özelinde yıllardır bitirilemeyen hızlı tren ve Karadeniz bağlantı tünelleri bu tabloya örnektir. İhmal edilmiş şehirde ise devlet fiziken vardır ama projeler vizyonsuzluk nedeniyle kentin ruhuna ve kimliğine sağırdır; tarihî hafıza hoyrat dönüşümlerle silinir, şehir yalnızca bir memur kenti veya ham madde kaynağı olarak görülür.
Sözün özü; Erzurum büyük oranda ihmal edilmiş şehirkategorisine girerken, projelerin sürekli ertelenmesi boyutuyla da kısmen geciktirilmiş şehir sarmalına itilmiştir. Bu nedenle “sahipsiz şehir” algısı, halkın gündelik hayatında karşılık bulan yapısal bir kırılmanın ifadesidir.
"Bir şehrin “sahipsiz” olarak anılmasına yol açan temel nedenler nelerdir?
“Sahipsizlik sendromu” sıradan yerleşimlerde değil, köklü geçmişe sahip, büyük potansiyeli olan tarihî kentlerde ortaya çıkar. Bu aslında bir çeperleşme krizidir. Yani şehrin merkezî sistemden koparak periferide kalması, kenar kent haline gelmesidir. Bir şehrin “sahipsiz” olarak anılmasına yol açan nedenler, aniden ortaya çıkan durumlar değil; yıllar içinde biriken yapısal, sosyal ve yönetsel ihmallerin sonucudur. Kent bilimciler ve sosyologlara göre bu süreci besleyen altı kırılma noktası vardır.
İlki, yerel demokrasi krizidir. Kararlar halkın rızası olmadan tepeden inme uygulanır, sivil katılım kanalları tıkanır. İkincisi, kentsel amnezi dediğimiz hafıza kaybıdır; tarihî ve kültürel miras korunmadığında kent kimliksiz yapılara ve sokaklara teslim olur. Üçüncüsü, mekânsal ve lojistik izolasyondur; meydanların, parkların yok edilmesi ve ulaşım–altyapı bağlarının kesintiye uğramasıyla şehir yalnızlaşır. Dördüncü kırılma, beyin ve sermaye göçüdür. Şehrin yetiştirdiği vizyoner akıl ve ticari güç tutulamaz, gelişmiş veya gelişmekte olan şehirlere kaptırılır. Beşinci kırılma, ekonomik sömürgeleşmedir; üretilen ham maddeler şehir içerisindekatma değerli ürünlere dönüştürülemez, zenginliğin kaymağı başka bölgelere gider. Sonuncusu ise sosyal çözülme ve biat paradoksudur. Halk koşulsuz kanaatkârlık içinde sandığı bir denetim aracı olarak kullanamaz; bu da yöneticilerde rehavet, halkta ise sesini duyuramama krizine yol açar.
Erzurum özelinde bu algıyı besleyen faktörleri nasıl görüyorsunuz?
Sercan Bey, Erzurum’da yerel demokrasi kanalları neredeyse tamamen tıkanmış durumda. Kararlar halkın ve sivil toplumun rızası alınmadan, sembolik toplantılarla ve bürokratik dayatmalarla uygulanıyor. Bu yaklaşım hem demokrasi krizini derinleştiriyor hem de kentsel vizyonsuzluğu besliyor; tarihi dokunun hoyratça silinmesiyle toplumda “bu şehre değer verilmiyor” algısı yaygınlaşıyor.
Kentsel dönüşüm politikaları asırlık mahalleleri çöküntü alanına çevirdi, ardından gelen soylulaştırma süreçleri kentin kimliğini yok etti. Erzurum’un “kış şehri” gerçeği unutuldu; yanlış peyzajlar, karla mücadeledeki aksaklıklar ve yüksek ısınma maliyetleri yaşamı çekilmez hale getirdi. Bitmeyen tünel ve hızlı tren projeleri şehri kronik bir geciktirilmiş şehir sarmalına soktu.
Eğitimli nüfusun göçüyle şehir “amatörlerin elinde kalmış” bir görüntü veriyor. Hayvancılık potansiyeli katma değere dönüştürülemedi; Erzurum ucuz hammadde kaynağına indirgenerek ekonomik ve politik açıdan açıkça sömürüye uğradı.
Siyasi açıdan ise koşulsuz destek Erzurum’u merkez nezdinde “çantada keklik” seçmen deposuna çevirdi. Halk bu gücü pazarlık unsuru olarak kullanamadı; sandık hesap sorma mekanizması olmaktan çıktı. Sonuçta yerel kadrolarda kibir ve duyarsızlık kökleşti, toplumda derin bir sahipsizlik hissi doğdu.
Anlayacağınız; Erzurum’un sorunu sadece altyapı değil, aynı zamanda demokrasi, ekonomi ve siyaset alanında kökleşmiş bir sahipsizlik algısıdır.
“Sahipsiz şehir” algısının kronikleşmemesi için hangi köklü adımlar atılmalı?
Açık konuşmak gerekirse, bu algı artık kronikleşmiş durumda. O yüzden mesele “kronikleşmesin diye ne yapmalı” değil; “nasıl ortaya çıktı ve neden köklü hale geldi” sorusudur. Erzurum’da sahipsizlik bir gecede oluşmadı; Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren plansız fonlama, merkezdeki yapısal körlük ve şehrin stratejik öneminin doğurduğu ertelenmişlik sürecinin sonucudur.Osmanlı’da güçlü bir sivil irade ve ticaret burjuvazisine sahip olan Erzurum, savaşlar ve göçlerle nüfusunu kaybetti. Cumhuriyet’te ise garnizon şehri olarak konumlandırıldı. Demiryolu erken dönemde getirildi ama 1952’de NATO’ya girişle birlikte Erzurum kalkındırılacak bir merkez olmaktan çıkarıldı; Sovyet tehdidine karşı “geciktirilmiş savaş alanı” olarak görüldü. Bu askeri kodlama şehrin kaderini değiştirdi. Modern altyapı ve vizyoner projeler sürekli ertelendi. Düşünün, Erzurum sanayi elektriğine ancak 1960’larda kavuştu. Bugün hâlâ Kop ve Kırık tünelleri, hızlı tren ve raylı sistem projeleri yıllardır bitirilemiyor. İşte bu da Erzurum’un ertelenmiş şehir geleneğinin güncel örneği.
Gelelim bu sahipsizlik sendromunun ikinci büyük sebebine: Ekonomik tercihler.
Erzurum’un hikâyesi aslında çok net. 1930–1980 arasındaki korumacı dönemde muazzam hayvancılık potansiyeli entegresanayiye dönüştürülemedi; şehir batının ucuz et deposu olarak kaldı. 1980’lerde dışa açılınca sanayisi zayıf bırakılmış Erzurum büyük bir şok yaşadı, yerel sermaye çöktü ve şehir kamu yatırımlarına bağımlı hale geldi. Böylece girişimcilik boğuldu, ekonomi memur, emekli ve öğrencinin harcamalarına sıkıştı. Sonuç ne oldu? Erzurum çevre illerden göç aldı ama kendi yetiştirdiği nitelikli insanı tutamadı. Vizyoner ve sermaye sahibi kesim batıya gitti, şehrin sivil hafızası çöktü.Ekonomideki körlük mekânları da vurdu. Tarihi doku turizme kazandırılmak yerine yok edildi. 1990’lardan itibaren yıkım ve kent pornografisi akımları ortaya çıktı; enkazlar nostalji nesnesine dönüştü.2000’li yıllarda ise kentsel dönüşüm, inşaat ekonomisine indirgenerek lüks ancak kimliksiz projelerin yaygınlaşmasına neden oldu. Bunun en acı tarafı ise Erzurumlunun aidiyet duygusunun derinden yara alması oldu.
Ve işin en acı tarafı, siyasi boyutudur...
Erzurum, tarihsel sembolizmi ve devletine bağlılığı nedeniyle merkezi hükümetlere her dönem koşulsuz siyasi destek verdi. Halk bu sadakat karşılığında ayrıcalıklı muamele bekledi; ancak bu “kentsel sadakat” zamanla dezavantaja dönüştü. Ankara bürokrasisi Erzurum’u “çantada keklik” gördü, yatırımlar ertelendi. Yerel bütçeler ve yardımlar yapısal sorunları çözmek yerine günübirlik dağıtımlarla yoksulluğu yönetmeye ve seçmen biatini sağlamaya yöneltildi. Sonuçta halk, sürekli ertelenmenin ve çantada keklik görülmenin farkına vardı. Bugün konuşulan derin sahipsizlik hissi, kentin içine kapanarak kırgın bir sessizliğe gömülmesinin ifadesidir.
Sizce bir şehri sahipsizlikten kurtaran unsurlar nelerdir? Fiziki yatırımlar mı, yoksa kültür, sanat, özgür düşünce ve sosyal yaşam mı?
Açık konuşayım; cevap elbette hepsi ama en tepeye özgür düşünceyi koymak zorundayız. Bir şehrin sorunu ne olursa olsun, çözüme giden yol o sorunun rahatça dillendirilmesinden, tartışılmasından ve fikir üretilmesinden geçer. Bu da ancak özgür bir ortamda olur.
Dünyada bu sahipsizlik hissini, bu kentsel çöküşü en radikal şekilde yaşamış şehirler var: Amerika’da Detroit, İngiltere’de Sheffield, Fransa’da Marsilya, İtalya’da Napoli... Peki, bu adamlar nasıl ayağa kalkmış biliyor musun? Öyle mucize falan beklememişler; oturup derslerine çalışmışlar. Şehirler sahipsizlikten çıkarken mucize beklemediler; önce lojistik ve ulaşım krizlerini çözdüler. Ağır sanayi yerine çağı yakalayıp yazılım ve tasarıma yöneldiler. İçlerinde biriken öfke ve dışlanmışlığı sanata dönüştürdüler; sinema, müzik ve sporla güçlü bir kentsel gurur ve sivil direniş ruhu kurdular.Şehirlerini bir yıkım veya kent pornografisi malzemesi yapmadılar; aksine tasarım ve eğitim merkezlerine çevirdiler. Okulların kalitesini artırıp kentsel bilinci ders kitaplarına koydular. Devletten beklemek yerine yerel sivil organizasyonlarla harekete geçtiler; metro ve otobüs duraklarını sanat galerisi gibi tasarladılar. En önemlisi, geçmişin şaşalı özlemini bırakıp planlı küçülmeyi kabul ettiler. Mevcut nüfusa göre kompakt ve ekolojik şehirler kurdular, sokakları suç örgütlerine bırakmadılar.
Tabi ki bizim idari ve toplumsal yapımız farklı. O yüzden bu reçeteyi Erzurum’un kendi genetiğine, kendi kabiliyetlerine göre uyarlamamız lazım. Dönüp kendimize baktığımızda yapacaklarımız çok net:
Her dönem farklı bir STK başkanının liderlik edeceği bağımsız bir Lojistik ve Ulaşım Platformu kuracağız. Bu platform sorunları sürekli gündemde tutacak, Ankara’ya karşı güçlü bir lobicilik yapacak. Ticaret Odası, Esnaf Odası, üniversite ve iş dünyası el ele vererek ekonomiyi KOBİ, kooperatif ve küçük çiftçi merkezli bir yapıya oturtacağız; yazılım sektörüyle entegre edeceğiz. Erzurum artık batının ucuz hammadde deposu olmayacak.
Vatandaş olarak hepimiz birer sivil toplum gönüllüsü olacağız. Kent Konseyi bağımsız hale gelecek, halk karar süreçlerine katılacak. Tarihi dokumuzu koruyacağız; kültür bütçeleri gösterişli şenliklere değil, yerel sanatçılara ve samimi etkinliklere aktarılacak. Gençlerimizi sporla, mahalle turnuvalarıyla yeniden sahaya çekeceğiz. Erzurumspor kent markası olarak korunacak, kış sporları altyapısı güçlendirilecek.
Ve en önemlisi: Gerçekçi olacağız. Metropol hayallerini bırakıp planlı küçülmeyi, kompakt ve ekolojik bir şehir olmayı öğreneceğiz. Merkezi hükümetten de artık hayali vaatler değil, nokta atışı yatırımlar bekleyeceğiz.
Son olarak sokaklarımıza sahip çıkacağız. Suç örgütlerine, çetelere geçit vermeyeceğiz; ihbarla, şikayetle alanlarını daraltacağız. Emniyetin metruk alanları yıkması iyi bir adım ama yetmez; organize suç yapılarının üzerine çok daha sert gidilmeli.
Anlayacağınız; Erzurum’u özgür düşünce, sivil irade ve planlı direniş kurtaracak. Yol belli, yeter ki o iradeyi ortaya koyalım.
Bir şehrin sahipsizlikten çıkıp güçlü bir kimlik kazanması için hangi zihniyet değişimi gerekiyor?
Erzurum’un geleceği hassas bir dengede duruyor. Bu denge ne körü körüne büyümek ne de tamamen küçülmekten ibaret; mesele kontrollü ve nitelikli bir odaklanmadır. Çünkü Erzurum coğrafyası ve iklimi gereği sınırsız büyümeye uygun değildir. Şehir ne kadar yayılırsa, kışın o kadar çok cadde temizlenecek, o kadar fazla altyapı götürülecek; bu da belediye bütçesini tüketir. En büyük sorun, tarihi çarşıların ve simgelerin beton kütleleriyle boğulmasıdır. Tarım arazilerini ve tarihi dokuyu imara açmak şehri çirkinleştirir. Öte yandan küçülmek de sahipsizlik sendromunu derinleştirir. Göç veren, genç nüfusunu kaybeden bir şehir Ankara’ya sesini duyuramaz. Çözüm, nüfusu zorla artırmak değil; mevcut nüfusu burada tutacak kaliteye odaklanmaktır. Şehir plancılığında buna Akıllı Akordeon denir. Erzurum’un kurtuluşu daha fazla betonla değil, elindeki potansiyeli katma değere dönüştürmekle mümkündür. Erzurum büyüklüğüyle değil; yaşam kalitesi, kültürü ve düzeniyle cazibe merkezi olduğunda o sahipsizlik sendromunu kendiliğinden yırtıp atacaktır.
“Sahipsiz şehir” algısını değiştirmek için yerel yöneticiler, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlara hangi sorumluluklar düşüyor?
Erzurum’un kronikleşmiş “sahipsiz şehir” psikolojisini yenmek için artık sadece Ankara’yı suçlayan o kolaycı şikâyet kültürünü bırakmamız gerekiyor. Çözüm, rollerin yeniden dağıtılmasında. Yerel yöneticiler tarihi dokuyu korumalı, halkı katılımcı bütçe ve mahalle meclisleriyle sürece dahil etmelidir. Yoksulluğu günübirlik yardımlarla yönetmek yerine kooperatifler üzerinden üretim ve istihdamı artırmalıdır. Çantada keklik imajını yıkmalıyız. Kop ve Kırık tünelleri ile hızlı tren projeleri artık seçim vaadi olarak kabul edilmemeli ve bu vaatlere göre değil gerçekleşen hizmetlere göre oy vermeliyiz. Sivil toplum ve akademi özgür düşünceyi savunmalıdır. İş dünyası araştırma fonları kurarak, Üniversiteleri sahaya indirmelidir, tarım ve hayvancılığı teknolojiyle buluşturmalıyız. Sahipsizlik kırgınlığını sanata ve spora dönüştürerek kentsel gururu yeniden inşa etmeliyiz. Vatandaşlar olarak yıkım fotoğraflarıyla nostalji üretmeyi bırakacak, ayakta kalan değerleri sahiplenip hesap soran kimliğe geçmeliyiz. Hamasi metropol hayallerini terk edip planlı küçülme ve yaşam kalitesine odaklanmalıyız. Biz asil ve büyük tarihi bir şehir hamasetinden kendimizi kurtarmalıyız
Erzurum’un tarihî, kültürel ve turizm potansiyeli bu algıyı kırmak için yeterince değerlendiriliyor mu? Eksik kalan noktalar nerede?
Bak bu soru aslında can damarımız. Soruna en net ve en yalın cevabı vereyim: Hayır, kesinlikle yeterince değerlendirilmiyor. Üzerimizde adeta bir hazinenin üstünde oturan ama o hazineyi nasıl harcayacağını bilemeyen bir şaşkınlık var. Bizim en büyük hatamız, korunması gereken asıl tarihi eserin Erzurum olduğunu düşünemedik. Turizmi ve tarihi sadece "Restore ettik, etrafını betonla açtık" sığlığına sıkıştırmak oldu. Kentin ruhunu, yani o turizm potansiyelinin hammaddesini yok ettik. Bak, dünyada Marsilya, Sheffield ne yapıyor? Eski dokuyu taş mimariyi yıkmıyor; o eski binaların içini genç yazılımcılara, sanatçılara, butik kafelere açıyor. Biz ise o yıkıntıları melankolik fotoğraflarla sosyal medyada paylaşarak sızlanmaktan öteye gidemedik. Gelen turist beton blok görmeye gelmiyor ki; o sokakların yaşanmışlığını, o sivil mimarinin ruhunu hissetmeye geliyor. Biz o ruhu dikey olarak ihya edemedik. Kültürümüzü ağıt ve protokol arasında sıkıştırdık. Kültürümüzü tek düzey kültürel şenlik ve festivallerde sıkıştırdık Sivil ve özgür sanatçıların, araştırmacıların önünü açıp bu mirası ulusal veya küresel sinemaya, ödüllü belgesellere, modern edebiyata aktaramıyoruz. Aidiyeti zayıf kendini ifade edecek kimliği bulmakta zorlanan gençlere sporun gücünü aşılayamıyoruz
Son olarak, “Sahipsiz Erzurum” söyleminin tarihe karışması için ilk adımı kim atmalı ve nasıl bir yol izlenmeli?
Bu hikâyede suçluyu uzaklarda aramayı, Ankara koridorlarına ya da bir sonraki seçim dönemine işaret etmeyi bırakmak zorundayız. Çok net ve amansız bir gerçekle yüzleşelim: İlk adımı ne Ankara atacak ne de yukarıdan aşağıya atanmış bürokratlar. “Sahipsiz Erzurum” söyleminin tarihe karışması için ilk adımı bizzat Erzurum’un sivil toplumu, ticaret odaları, baroları, yerel medyası ve kentin özgür düşünen entelektüelleri atmalıdır. Bu bir lütuf bekleme değil, tabandan yukarıya doğru bir Sivil Hak Arama ve Haysiyet Hareketidir. Erzurum’daki en büyük yerel demokrasi tıkanıklığı, kentin sorunlarını rasyonel şekilde eleştiren sivil aktörlerin, yerel elitler tarafından "küskünlük, dışlama veya bürokratik ceza" mekanizmalarıyla susturulmasıdır. İlk adım; ticaret odalarının, baroların, akademisyenlerin ve gazetecilerin bir araya gelerek siyasi biattan bağımsız, otonom bir "Erzurum Kent Platformu" kurmasıdır. Hak arama dili kişisellikten çıkarılıp kurumsal bir kent iradesine dönüştürüldüğü an, Ankara da yerel idare de bu sesi dinlemek zorunda kalacaktır. Yeni yol haritasında sivil toplum, yerel siyasetçilerin omuzlarına dikey bir sorumluluk yüklemelidir. Siyasetçiler, parti disiplininin ötesinde, Ankara koridorlarında ortak bir "Erzurum Lobisi" kurmaya tabandan gelen sivil baskıyla zorlanmalıdır. Sivil toplum ve yerel müteşebbisler, özellikle çevre illerden göçle gelen ve kentsel aidiyeti zayıf nüfus gruplarını dikey olarak örgütlemelidir. Kadın kooperatifleri, mahalle bazlı üretim atölyeleri ve tarım birlikleri tabandan kurulmalıdır. Kendi ekmeğini kooperatifleşerek kazanan ve belediye bütçesine göbekten bağlı olmayan vatandaş, kentsel haklarını daha gür sesle talep eden rasyonel birer denetçiye dönüşecektir. Aşık Reyhani’nin"Gidirem" deyişindeki o derin sosyolojik çığlık, barlarımızdaki o vakur duruş, sivil kültür-sanat fonları ve üniversite işbirlikleriyle ulusal/uluslararası sinemaya, belgesellere ve modern edebiyata dikey olarak aktarılmalıdır. Kültürel haysiyet, ezik bir sızlanma nesnesi olmaktan çıkarılıp küresel bir kent markası haline getirilmelidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: