Okulların kapanmasıyla birlikte başlayan tatil dönemi, toplumda genel bir rehavet havası oluştursa da yaşam tüm dinamikleriyle devam ediyor. Dünyamızın geleceği ve güvenliği her geçen gün daha kırılgan bir hâl alırken, insanların geleceğe yönelik umut ve beklentilerinde de belirgin bir düşüş yaşanıyor. Belki de bundan daha dikkat çekici olan ise değerler sistemimizde yaşanan aşınma ve erozyondur.
Bugün toplum olarak kendimizi yeniden sorgulamak ve değerlendirmek zorundayız. Çünkü mevcut örgütlenme modelleri artık ihtiyaçlara yeterince cevap verememekte, bu durum da değer üretme süreçlerimizi yüzeysel ve kısır bir noktaya taşımaktadır.
Bu noktada temel bir soruyla yüzleşmek gerekiyor: “Biz kimiz ve ne yapıyoruz?”
Bu sorunun birey, toplum, kurum ve devlet düzeyinde farklı cevapları olabilir. Ancak çoğumuzun bu soruya kapsamlı ve tatmin edici bir cevap vermekte zorlandığını görüyoruz. Pandemi süreci, hayatın yalnızca rutinler ve ezberler üzerinden sürdürülemeyeceğini hepimize açık biçimde gösterdi.
Türkiye, çok özel bir coğrafyanın ve köklü bir kültürel mirasın üzerinde yükselmektedir. Buna rağmen değer üretme anlayışımız giderek maddi unsurlara indirgenmiş, kapitalist yaşam biçiminin etkisiyle manevi boyutunu önemli ölçüde kaybetmiştir. Üstelik kendi kültürel ergonomimize uygun olmayan hazır modeller ve kimlik arayışları içerisinde zaman tüketmekteyiz.
Kurumsal yapılar ve kamu yönetimi açısından bakıldığında ise yönetim ve işletme körlüklerinin oluşturduğu bir atmosferde, kendisine ve insanına yabancılaşmış organizasyonlarla karşı karşıyayız. Ancak bütün bu tabloyu bir karamsarlık sebebi olarak değil, bir uyanış çağrısı olarak değerlendirmek gerekir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade ettiği gibi; “Ümitsiz durumlar yoktur, ümitsiz insanlar vardır.” Karşı karşıya bulunduğumuz sorunları aşabilecek irade ve potansiyele sahibiz. Bunun için öncelikle zihinsel modellerimizi yeniden gözden geçirmeli ve yeni bir tasarım anlayışı geliştirmeliyiz.
Değer üretimi yalnızca ekonomik çıktılarla sınırlandırılmamalıdır. İnsan fıtratında bulunan faydalı olma, kendini gerçekleştirme, değerli hissetme ve başkalarını mutlu etme gibi unsurlar da bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle bireyden başlayarak en karmaşık kurumsal yapılara kadar uygulanabilecek esnek örgütlenme modellerine ihtiyaç vardır.
Öncelikle ezberlerden arınabileceğimiz özgürlük alanlarına, ardından özgün katkılar sunabileceğimiz üretim alanlarına ihtiyaç duyuyoruz. Sanat, kültür ve sosyal faaliyetler bu süreçte önemli bir işlev üstlenebilir; çünkü insanı kalıplardan kurtararak özgürleştirir.
Günlük yaşamda çoğu zaman kendimize benzeyen insanları ararız. Bizim gibi düşünen, hisseden ve yaşayan kişilerle birlikte olmayı tercih ederiz. Oysa bu yaklaşım, özgün değer üretiminin önündeki görünmez engellerden biridir. Farklı düşüncelerden ve yeni kavrayışlardan uzaklaşmak, gelişim fırsatlarını da sınırlandırmaktadır.
Bu noktada önerdiğim “Değer Zinciri Kümeleri” modeli devreye girmektedir.
Yorumlar
Kalan Karakter: